13 Aralık 2010 Pazartesi

edison






yine bir gün bitmişti. ben, yine sabah erkenden kalkıp işe gitmiştim, dönüşte yine ev bakmıştım, eve gelmiş soğuyan balığımı yemiştim. kitabımı okumuş, notlarımı almıştım. ikea kataloğunda ezberimden kaçan bir puf fiyatı var mı, diye karıştırmıştım sayfaları. kaç para eder ki bu takım, diye yine bir bakkal hesabı. ben de ikea'nın her şeyi olabilecek bir ev istemiştim. istiyordum. günün bitmesine yakın yine ağlamıştım. son günlerde pek sık gelen bir ataktı; büyütecek bir şey yoktu. aylardır Truva atı operasyonuyla geldiklerini biliyordum çeşitli enzim bezlerime. zira, gözümde mevsim normallerinin üzerinde seyreden bu kuraklığın başka bir açıklaması yoktu.

mutluluk yağmurları altında şemsiyesiz kalmamız, hepimizin ortak ve ulusal bir değeri olmuştu 10 küsürlü yaşlarda. öte yandan, ben zaten şemsiye kullanmayı hiç sevmem. hele mutluluk gördüm müydü, hemencik kapatırım 5 liralık şemsiyeyi.

yanımda taşımadığım şemsiyeler sağolsun, mutluluğun mason yağmurlarında donuma kadar ıslandığım görülmüştür pek çok kez. -dı, -di'li eklere dikkat.. bu aralar değil mesajı veriyor bu ekler, türkçe'mizi güzel yorumlayalım..
diyeceğim o ki azizim, bu aralar iklimler de kendini şaşırdı. mutluluktan sağanak muammaya doğru keskin geçişler var, yarın yer yer güneşli bir hava, hepimizin ortak değeri. sepet sepet yumurta, sakın beni unutma gibi bir nevi. bugün hafif şüphe atıştırdı mesela, arabadaydım, tam gaz karşı-yaka'ya doğru gidiyordum. gaza bastım. sonra, biraz daha şiddetlendi. annemlerin karşı-yaka'sına ulaşırken artık iyiden iyiye hazla karışık araf bastırmıştı, silecekleri iyice hızlandırmak zorunda kaldım. öndeki arabanın dur, nereye, ne bu hız, diyen stopları gözümü aldı. son dakikada durabildim.

5 şeritli yolun 3 şeride düştüğü bir yere girdim. geniş yolda ortadaydım. şeridimdeydim; hatta fazlasıyla simetriktim iki yana. sıkıcıydı yani biraz. dar yola girdiğimde hala ortadaydım, ama bu sefer şeritsizdim. sağda, en güvenli şeritte 50 km. hızla gidenler vardı. onların hala şeridi vardı. bubalara vurmaktan son dakikada kurtulan son dakika kaynakçıları solumdalardı. 5 şeritli yolda 120 km. ile gitmişlerdi. son dakika da usta bir manevrayla kendilerini sağ sinyallerinin babacanlığına bırakıp mahçup mahçup kaynak yapmışlardı. onların da şeridi vardı.

gördün mü, dedim kendime, işte hep bu zaten sorun. orta şeritte gelecek yok, gel biz seni bir tarafa alalım. çok kitap okuyorum, diye düşündüm sonra. sol şeride geçtim. güzel akıyordu.. iyi yapmışım.

doğayla çeliştiğim bir nokta olabilir. benim dünyamda ses, ışıktan önce geliyor. önce bıdı bıdı konuşmak, sonradan icraat diye de yorumlanabilir.. sanırım başımızdaki böyük hükümetten icraat adına alınacak derslerim var..

7 Kasım 2010 Pazar

zu mir oder zu dir?

kafam çok karışık.. önümde bir satranç tahtası var ve ilk defa piyonları oynama yetkisi %100 bende. hayatımda hiç kendi seçimlerim ve kendi hayatım üzerine bu kadar söz sahibi olmamıştım. o satranç tahtasında sadece atlara L yaptırabilmiştim. ya da piyonları basitçe birer birer ileriye götürebilmiştim... şah ile vezir, yani anne ile baba bana göre, kendi yollarını bulmuş, karşıdaki tehlikeleri, yanlış seçimleri alt etmek için gizli gizli oradan oraya süzülüp bana gerekli asisti yapmışlardı hep. kale ise sabit, her zaman sabit...

bu sefer tahtaya yukarıdan daha bir farklı bakıyorum. büyüdük ve bazen farketmesek de, piyonlar artık gerçekten de sadece bizim kontrolümüzde. eğer değilse, durum o zaman gerçekten vahim.

çünkü artık yaşımız gereğiyle statükonun hüküm süreceği, radikal değişimlerin sırtını sıvazlayıp "he canım he, dur bi bakalım, biraz daha dur da, aceleci davranma" deyip uyuşturacağı yaşlara giriyoruz. ben derim ki, o "quo" kalacak "statü"nüzü şimdi istediğiniz gibi oturttunuz oturttunuz, yoksa hepimiz 50'li yaşlarına gelip "ben nasıl bu noktaya geldim ya!" diyeceğimiz, yaşlı nüfusun belki de %80'inini oluşturan o silik yüzlerinden biri olarak kaybolmaya mahkumuz..

Berlin'den kalkan uçakta, ben ve yanımda Mimi (canım peluş köpeğim), kara kara tek bir şey düşünüyorduk- belirsiz geleceğimizi. Berlin'deki yüzde yüz özgür hayattan sonra İzmir, yeni bir iş ve hadi onu da geçtik, aile yanı! Düşüncesi bile korkunç geliyordu bir zamanlar İstanbul'dayken; şimdi, aradan 6 yıl geçtikten sonra, alışkanlıklar değişmiş, olgunluklar karakterime kök salmışken, birbirimizin iklimlerini tanımamız ve onlara göz yummamız, katlanmamız ve sonunda uyumlu yaşamamız mümkün müydü?

Şah ve vezirle birtakım konuşmalar yaptım sonra. Önce vezirle tabi ki, çünkü yakın adamımdır kendisi. Beni şaşırttı; yüzde yüz yetki verdi istediğimi yapmam konusunda, ve sonra da benim oyunumdaki kendi hareket yetkisini bana teslim etti. Bunun somut meali de şu: kendi evime taşınabilir, onlardan ayrı bir ev ve sosyal hayat başlatabilirdim aynı şehir içinde. Şah için durum biraz daha karışıktı; otorite meselesi de yaptı durumu, alınganlık da. o daha bir çok sever tahtını, kurumunu, benim hayatımdaki tahtı olsa bile.. neyse, sonunda vezir onu nasıl ikna ettiyse o da istemez istemez verdi iplerini elime; bu, şahımızın, vezirin kendi hayatının satrancında yetkilerini arttırması anlamına da gelebilirdi ama vezir sıkı adamdır, ses çıkarmadı.

böylece, şah ve vezir, eşyalarını toplayıp boşalttıkları kaleyle beni başbaşa bıraktılar. şimdiki oyunda en büyük soru bu: kalemi nereye taşımalıyım?

bütün bunlar kafamı haftalardır kurcalarken dün tatsız bir olay oldu. tatsız da denmez, üzücü bir haber diyeyim. çok yakın bir arkadaşımın babası vefat etti. babamın tanıdığı, değerli bir inşaat mühendisi. arkadaşım, İngiltere'de master yapıyor. o da benim gibi, babasının yolunda bir inşaatçı. tüm güçlü babalarının çocukları gibi o da, babasının fikirlerinden fazlasıyla etkilenen, ona değer verenlerden...

böyle uzakta olmanın bir dezavantajı var- her şeyden haberin olmayabilir. arkadaşımın da babasının vefat ettiğinden haberi olup olmadığından emin değildim. oturdum, kalktım, başkalarını arayıp konuşmak istedim, açan olmadı. içimde birikti hüznüm, oturdum hüngür hüngür ağladım. geçirdiğim "özel günler" dolayısıyla gürül gürül olan hormonlarım da bana yardımcı oldu. sonra ağlamak yetmedi, çıktım koşu bandına, koştum, rahatladım.

sonra akşam şah'ımla kavga ettim, saçma bir sebepten dolayı. "git başka eve taşın, isabet olur, ben bu evde böyle bir muamele istemiyorum" lafından, kendisinin de pes ettiğini anladım. kalemi oynatma zamanı geldi. kulağa çift anlamlı geliyor di mi :) (bkz."kalem oynatmadım abi sınavda")

neyse, kafam neye karışığa dönecek olursak, özgürlüğüme mi daha çok düşkünüm, aileme mi, diye düşündüm şah'la kavgamdan sonra bir hışım evden çıkıp arabama atlarken. özgürlüğümü çok seviyorum, evet, ama aile... onlara bir şey olduğunda uzak olmak... elimin uzanamaması, gücümün yetmemesi... ama bunlar yüzünden kaleyi terketmemek mi doğru çözüm? küskün ama beraber bir yaşamı, özgür ama nispeten uzak bir seçime yeğlemeli miyim?

statükonun bizzat avuçlarına oturmuş, öylece sallanıyor muyum?
bilemedim işte... Gelin gibi atın üzerine binip ya kısmet diyesim var...

*edit: 7 Kasım'da yazılıp yayınlamayı unutmuşum. ama muammalar cayır cayır yerindeler. ev hakkındaki karara bugün varıyorum. bana şans dileyin.

4 Kasım 2010 Perşembe

180


çok şey yazasım geliyor, hepsini siliyorum. çok şey yaşıyorum, ama hepsi içimde. Berlin'deyken ağzımdan dökemeyince parmaklarımın ucundan dökülen hislerim, oradan oraya, bir ruh halinden diğerine doğru sallanırken aradaki köprüleri kopardılar sanki dış dünyayla.

çok büyük değişimler, ya çok büyük suskunlukları ya da dev fırtınaları getiriyor beraberinde. ben zaten her zaman susan tarafta kalmışım...

çok büyük değişimler varsa bile içimde, tek bir şeye güveniyorum. kendime dair en sevdiğim şey.

ben de değişebiliyorum.

23 Ekim 2010 Cumartesi

why so serious?

Almanlar soğuk falan değil. ben bunu anladım burada. (türkiye'deyim artık bu arada)

rol yapmıyorlar sadece bizim gibi, istediklerine "ich wollte", istemediklerine "ich will nicht" diyorlar olup bitiyor.

senin, benim ve geri kalan 70 milyon insanımızın yaptığı gibi, yolda en son on sene gördüğü bir tanıdığına "mutlaka görüşelim cnmmm [bu kısaltmadan da hiç mi hiç hazetmem]" deyip telefon numarası bile dahil hiçbir iletişim numarasını almadan gitmiyor mesela.

hadi sen Almanlık yaptın diyelim, o cnmmm karakteriyle buluşmak için kastığında da o gelmez ki zaten. işi vardır; bir şeyler bir şeyler.

herkes herkesi sevmek zorunda da değil mesela Almanya'da. çatır çatır söyler sevmediğini de suratına. aa, bizde öyle mi! ayıp evladım, hadi git oyna kardeşinle.

ben Türk milletini herkesten çok seviyorum; o, su götürmez bir gerçek. hatta Jose beni kafatasçı ilan edecekti neredeyse.

ama bildiğim bir şey var.. yap-ma-cı-ğız. birini sevmemeyi, güleryüz göstermemeyi sosyal tabu addetmişiz; daha da ıslah edemiyoruz o körelmiş duygusal dürüstlüğümüzü.

görüşülen birçok emlakçı, görülen birçok İzmir erkeğinin sonucunda bugünün sonucu da budur.

Almanlar'ı özledim.


8 Ekim 2010 Cuma

gizli-saklı

eski sevgilim, bir blog yazarıydı. hatta blog fikrine beni alıştıranlardan biri o'dur; diğeri de kuşkusuz dodosdreamroom...

ayrıldığımız andan sonra ben, her gün 10'ar 10'ar artırdım blogunun görüntülenme sayısını. zaman geçtikçe her şey gibi o da aşıma uğradı, gittikçe daha az bakar oldum; bunun bir nedeni de hiç yeni yazı eklenmemesiydi. hep aynı başlık, aynı son yazı görünüyordu ekranda. öyle ki, okumadığım halde ezberlemiştim son yazısını.

dün, ilk defa izlediklerim listesini oluşturayım dedim. her ne kadar yenilenmese de, O'nun blogunu da anonim olarak takip etmek istedim. derken blogunun adresini yanlışlıkla aralarda tire (-) olmaksızın yazınca şaşırdım biraz..

yeni bir blog çıktı karşıma. aynı adres; sadece sözcükler arasında tireler yok. onun dışında, header aynı, fotoğraflar, tasarım, her şey aynı. yazar aynı, yorumlayanlar da öyle.. son yazı, O'nu arkadaş listemden çıkardığım gün yazılmış. bana yazılmış, son derece seviyeli, ama bir o kadar da zehir zemberek denen türden; karşılık versen çok geç olacak, ama susarak da olmayacak türden.

bana yazılmış; ama tirelerle beraber ben de ekarte edildiğim için görememişim o yazıyı zamanında. anlamamışım o zamanlar çiçeği burnunda olan ilişkisini dolu dizgin yaşarken hala yazı yazdığı insanın ben olduğumu. bana ne kadar kızdığını ve hayal kırıklığına uğradığını. ama tam da bu yüzden bana yazdığını.

öfke, nefret ve kırgınlığın beslendiği tek yer var bence; o da sevgi. bu yüzdendir ki sevindim o yazıyı görünce.

üzgünüm ey eski sevdiceğim; ama her gördüğüne inanma derim. biz kadınlar (evet bir yerde hepimiz aynı tip oluyoruz) biraz aldatıcı, biraz oyuncu ve biraz da suçlayıcıyız. gaddarız.

üzgünüm...

çünkü dediğin gibi sevgi geçişli bir şeyse eğer- ya "the one" ya da "no one" oluyorsan... (blogunu ingilizce yazıyor) ... ve hala bu kadar yazı varsa senin için bu blogda...


demek ki her şey siyah beyaz değildir senin hep gördüğün gibi. ben, grilerin dünyasında yaşıyorum; hep yaşadığım gibi. sen de o dünyanın en mavi tonusun.

neden bu kadar güçlü göstermeye çalışıyoruz hep kendimizi?.. aaah. ah.


5 Ekim 2010 Salı

hande sen nelere (kadir)sin!

kötü şarkılara aşerdiğim bir saat öncesinde, hande yener'in bodrum'unu açıp bir dinleyeyim, kendimi çeşme'nin bu sene şarkılarına fransız kaldığım club şarkılarına iyice bir alıştırayım dedim..

fizy'de bodrum'dan sonra devam etti hande yener şarkıları, eskilere gitti yenilere geldi sonra hop romeo.. bildiğim kadarıyla onu şu eski sevgilisine yazmıştı, kavga etmeyen, sabaha kadar kucaklayan sevgilisine..

şimdi, ayrıldılar, belki çirkin laflar ettiler birbirlerine, magazine malzeme oldular ( almanya'da uzak kaldım bu medyatik olaylardan), "iyi ki bitti" dediler, aman hiç mutlu değildim zaten, diye pohpohladılar egolarını...

belki bu hiçbirimizi alakadar etmeyen saçma sapan bir şarkıcının hayatından bir kesit, tamam, kabul ediyorum. ama hepimiz bunun mikro boyutunu yaşıyoruz birebir kendi hayatlarımızda. önümüze geleni romeo ve kendimizi juliet addediyoruz, ya da tam tersi. kendimiz şarkı yazamasak da o dakikadan sonra dinlediğimiz tüm güzel şarkıları ona köprülüyoruz. sonra insan içine çıkarıyoruz, bir sürü fotoğraf, yorum, güzel hayatlar, güzel kareler.
buraya kadar popüler aşk- zaman grafiği çıkışını tam hızla sürdürüyor sayın seyirciler.
sonra kendi etrafımızdaki fan forumlarımızdan birtakım güzel feedback'ler, özenmeler, maşallah hiç ayrılmayınlar. hala çıkıştayız evet.
sonra o güzel kareler biraz daha azalıyor, başka ilişkiler ortaya çıkıyor, malum medyatik dünyada zaman bir ayrı işliyor.
sonra, bu bodrum şarkısı kadar kalitesizse ilişki, ya da hadi biraz daha da iyi olabilir, ama düşüşe geçtiyse, medyatik dünyanın saatiyle yürüyor düşüşler. önce ilk tatsız kavga, ilk telefonu yüze kapatmalar falan filan. ilk, ve belki de son, "ayrılalım".

sonra da "senle ben, boktan zamandık"

işte bu kadar basit yaşıyoruz her şeyi. bazen bu motifi harfi harfine takip ettiğim için kendimi garipsiyorum.

bir hande yener şarkısından çıkmış olsa da bir düşünün;

ne kadar yalan gerçekler yaratıyoruz kendimize, ve ne çabuk yaşayıp tüketiyoruz onları?

kolpa gündemlerden uzak, maymun iştahsız ve hafif de mahrem günler ve ilişkiler dilerim herkese.

23 Eylül 2010 Perşembe

iyi ki..


Madrid çok güzeldi...

bolca gezdik,

güldük, gülümsedik, öptük..

bi sürü bişiler yaptık :)

ve sıkı sıkı sarıldım sevdiceğime...


bu haftasonu, stresmiş, paraymış, neye yol açtıysa, aynı yaraları bir güzel kapadı.

bazen ben de doğru kararlar verebiliyorum. bazen ama..

11 Eylül 2010 Cumartesi

bayram günlüğü




bayramlar çok önemlidir benim için. hayatım boyunca öyle oldu. tam bir bayram gibi kutlanır bizde bayramlar, fazlasıyla gelenekseldir. canım anneannem hayattayken, bütün anne tarafı (üç dayı, bir de annem kontenjanından biz) anneannemde sabah bir araya gelir, kahvaltı edilirdi. kocaman bir masa dururdu anneannemin salonunda, yılda iki kez bayram sabahları için nöbet beklerdi. geri kalan 363 gün de üzerinde sadece dantel örtüsü ve vazo dururdu. fazla geleni gideni olmazdı anneannemin, bizden başka. düşününce pek hüzünlü geldi bir an, ama o bayram sabahları öyle bir coşkuya şahit olurdu ki o masa, bence başka zamanlar da onu düşünüp kanaat ederdi..
sonra anneannem vefat etti. 2005 yılıydı; bizde bir panik oldu. nasıl yani, artık bayramlar nasıl geçecek diye düşündük ablamla. ama gelenek bozulmadı; bizim eve taşındı. sonra yengemlere falan filan derken bayram coşkusundan bir şey kaybolmadı. ben de rahatladım. akrabaymış, ziyaretmiş ne kadar sevmiyorsam, bayram sabahı onlarla olmayı da bir o kadar seviyorum. bayram olunca tatile gitmeyen ailelerdeniz biz, hep beraber olalım diye. öyle güzel geçiyor yani, aman nazar değdirmeyeyim :)

harçlığı falan bir yana, o ziyafet.. herkesin hünerini konuşturduğu bir yemek platformu.. "küçükler" masasında, ve sadece o masada biraraya gelebilen tüm 30 yaş altı kuzenler, "büyükler" masasında, daha sık biraraya gelebilen 30 yaş üstü büyükler. büyükler masasından küçükler masasına transfer olan yemekler, küçükler masasında büyüklerin konuşmalarına kulak kabartıp üzerine yapılan kulisler vs.. bana çok nostaljik, klasik geliyor. ve evet ben gelenekseli seviyorum.

son iki bayramı da annemlerden uzak geçirdim. ilkinde valencia'da bir hostelde, ablamın çekildikten hemen sonra gönderdiği geleneksel büyük aile fotoğrafını gördüğümde gözlerimden yaşlar süzülüvermişti. yahu valencia'dasın, insaf yani! demeyin. yengecim bir yandan da. seviyorum aile kurumunu, aileyle olmayı.

bu sefer valencia'da bile değildim. tek başıma berlin'de ofisimde ders çalışıyordum. dışarıda hava şansıma az biraz ılımıştı; ama bayramlaşacağım tek bir insan bile olmaması biraz içimi burdu. yine duygusal anlar yaşandı, ama gittikçe alışır haldeyim sanırım uzak geçen bayram sabahlarına. herkesle teker teker telefonda konuşmak bile bir süre sonra güzel geliyor. neyse, sonra kantine gittiğimde kasada durup oraya her gidişimde hangi
yemeğin içinde domuz olduğunu söyleyip bana tüyolar veren Türk ablam yine gülümsemesiyle karşıladı beni. iyi bayramlar dedim, içinde domuz olmayan yemeklere bakmaya başladım. evet domuz yemiyorum. iyi müslümanlığımdan değil, ki değilim, ama bir kere isviçre'de bir domuz çiftliğine gittim. ve evet. yemiyorum yani. :)

abla da iyi bayramlar dedi, bir gurbetçi muhabbeti açıldı. annem babam uzakta derken sesim bir titredi, hop gözlerim doldu yine. nasıl bir anne baba düşkünüyüm anlamıyorum; berlin'e geldim geleli kendimi şaşırttım bu konuda. abla ise benim "gerçek Türk" (türkiye'de yaşayan türk) olduğumu öğrenince önce şaşırdı, sonra gözlerine bir şefkat perdesi indi, kasanın arkasından çıktı, geldi sarıldı bana sımsıkı. sonra da öpüştük, bayramlaştık. çok duygusal bir andı... sonra yemeğimi bedavaya verdi, bayram hediyesi diye.

o da yetmedi. ablanın paydos vakti gelmiş meğersem, kantinde oturmuş tek başıma yemeğimi yerken bir baktım geliyor bana doğru, bu sefer sivil kıyafetli. oturdu karşımda, 10 dakika bana arkadaşlık etti. havadan sudan konuştuk, bunca zaman bana o kadar iyi davranması sadece öğrenci olduğum içinmiş, şimdi bir de burada yalnız kalan bir öğrenci olduğum için iyice sevdi beni. bundan sonraki bütün yemekleri bedavaya yiyeceğim ve herhangi bir sorunum olduğunda istediğim zaman arayabileceğim bir numaram var. istersem sabahları kahvaltıya bile gidebilirmişim. bu sefer de biri bana bu kadar iyi davrandığı için gözlerim doldu. bahane mi yok.

işte böyle.. güzel bir bayram sürprizi oldu benim için tüm bunlar; kantinden çıkarken havam tamamen değişmişti. şu koca şehirde yine yalnız değildim, yine yalnız değildim. insanlara güleryüz gösterdiğim sürece, her zaman sığınacağım bir limanım vardı.sığınırım ya da sığınmam, ama ben işimi sağlama almak istiyorum hep bu konuda. biri olsun, yalnız olmayayım, ama hiç de yardım istemeyeyim.

bir zamanlar amerika'da okuyan bir erkek arkadaşım vardı. bütün bayram sabahı fotoğraflarını çekilir çekilmez ona yollardım. o da bakar sevinirdi. kendi ailesi de bayramları kutlardı ama fotoğraf çekilmek, bir de onu mail atmak gibi adetleri yoktu. o da benimkilere bakıp sevinirdi. empati yapardım ama anlayamazdım da tam olarak nasıl mutlu olabildiğini, benim fotoğraflarıma bakarak.

bugün, az önce mail kutumu açtığımda ablamın bir sürü fotoğraf gönderdiğini gördüm. şu an o erkek arkadaşımı çok iyi anlıyorum. çünkü mutlu oluyorum, o insanları görmek, ben olmasam bile o geleneğin devam ettirildiğini görmek çok güzel. küçükler masası hala küçük, büyükler masası hala büyük, annem babam ablam hala çok güzel giyimliler, tüm kuzenlerim çok güzel gülüyor ve yapılan muhabbetleri az çok tahmin edebiliyorum. işte bu tanıdıklık hissi, bayram zaten. bayram dediğin de tanıdıklık. o yüzden mutluyum.. gitmesem de görmesem de o bayram, benim bayramımdır...

fotoğraflar çok önemli arkadaşlar. fotoğraflar her şey. onların gücüne inanamazsınız. ama inanın, ve bol bol fotoğraf çekin.

herkese iyi bayramlar!

anam, babam gardaşım



"küçükler" masası :)

9 Eylül 2010 Perşembe

la pausa




Sertab Erener'i son albümü itibariyle çok seviyorum. İnsana huzur veren, ipeksi bir ses derler ya, işte ondan... ders çalışmaktan bıktım, ama ders çalışırken Sertab'ı dinlemekten bıkmamak beni bir denli motive ediyor.

şu şarkı çok güzel değil mi?

afrodizyak etkisi var bana. yani fiki fiki anlamında değil; aşk anlamında.


ders arasında bir mola iyi geldi. hadi şimdi devam.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Madrilian me




eveeet sevgili blogum,

hüsranlı, hazin, hasta ve birtakım negatif sıfatlı günler, kendilerine verdiğim 1 haftalık süreç içinde çözüldüler gittiler. an itibariyle hepsinin post sendromu var üzerimde, mutsuzluktan çıkmış olmanın aşırı mutluluğu, halsizliğin bitmiş olmasının aşırı enerjisi ve hastalığımın bitmiş olmasının aşırı sıhhatliliği gibi. tabi bunların aşırısı olmaz bence, insanın pozitif şeyler için hiçbir limiti olmasın hayatta. her yerde onları kısıtlayanlar olacak. bırakalım bari içimiz kendini bıraksın.

işte hafif çakır keyif olarak ramazan arifesine günahkarca girerken dün akşam, tam da bunu düşündüm. bırakayım kendimi ya, seviyorum ulen! dedim. uzunca bir telefon konuşması, nasıl bir huzur vermişse artık siz düşünün, kendini daha da büyük bir olaya bıraktı bugün. haftaya haftasonu, sevdiceğimin tüm sevdicekleriyle tanışmaya gidiyorum. evet! onun yaşadığı yeri görüp, en sevdiği cafe'de onunla oturup en sevdiği meyve sucudan meyve suyu içeceğim. önümüzdeki bir ay boyunca Berlin'de basic hayat faaliyetlerim dışında hiçbir şeye param kalmıyor ve umrumda bile değil. çünkü içimden geleni yaptım. ve sevdiceğim benden mutlu.

bugün doğru karar günümdeyim. aferin bana. ha bir de, aman babam duymasın.

heheyt! :))

31 Ağustos 2010 Salı

leave no man behind

bir şehrin kapılarını kilitlemek hep bana düşüyor. onu, bunu, sevgiliyi, dostu, arkadaşı dışarı kadar geçirmek. kullanılmayan eşyalar, yerlerde yırtık kağıtlar, sevilmeyen kıyafetler, yenilmeyen yiyecekler her yerde. ve anımda duracak dolu doluyken dolu dolu güzel vakit gördüğüm odaların boş hali. ve bakacağım yine de büyük gözlerimi açıp son defa başka bir boş odaya, o da boşaldığında.

bir şehrin kapılarını kilitlemek hep bana düştü. yine bana düştü. O, gitti. gözümün kirpiğini bile saklamak isteyen, lens kabında götürmek isteyen gözümden bir parçamı, benden bir parçayı... beni belki de en çok seven.. gözgöze, nefes nefese geçirdiğimiz bir haftasonundan kalan her şey kalbimde. O ise şimdi havada, eminim gözleri dolu dolu, etrafına bakınıyor telaşlıca. telaş yapar çünkü o; her şeyi bilmek, her şeyi görmek, her şeyi kazanmak ister. O, hep çok seven. sevdiği kadar sevilemeyen.. sevilmeye başlanmıştı; farkındaydı da. zirvede bıraktı.

bir şehrin kapılarını kilitlemek bu sefer de bana düşecek. bugün o, yarın canım dostum. böyle böyle gidecekler. bana kullanmadıkları CD'leri, bitiremedikleri makarnalarını, boş defterleri bırakacaklar. ama en önemlisi, sokaklar, caddeler. kahkahalarımızın hayaletleri. içinden yürüyüp geçtiğim.

bu şehrin kapısını kilitlemek zamanı gelecek o zaman. her zaman yaptığım gibi son bir kere bakıp bu içi -benim için- boşalmış sokaklara, kilidi takacağım kapısına, anahtar paspasın altına, bavullarım sırtıma, döneceğim kendi yoluma.

bir kez daha arkamda kimseyi bırakmamış olmak. her şeyin tek sebebi bu.

26 Ağustos 2010 Perşembe

görece

gözbebeği: İnsanlarda yuvarlak, hayvanların çoğunda ise dikine elips biçiminde olan gözbebeğinin çapı, irise gelen ışığın miktarına göre değişir. Karanlık ve uzaklık büyütür gözbebeğini; aydınlık ve yakınlık küçültür.

Yani bu kararsız çember, ışık varsa küçülür, ışık yoksa büyür.

Yakına bakarken de küçüldüğüne göre, yakın olan aydınlıktır, aydınlıktadır. Uzağın payına karanlık düşer. Zaten karanlığı kimse yakınında görmek istemez.

Aşık olunca da büyür gözbebeği; demek ki aşık olunan hep uzaktadır. Aradaki mesafenin verdiği acıyı azaltmak için, maşuka "Gözbebeğim!" diye hitap edilir.*



*"Nazar Sözlüğü"- Mahrem/ Elif Şafak/idol.

22 Ağustos 2010 Pazar

tatil mode is a one-way ticket.



tatile çıkmadan bir ay önce girilen, ha şimdi gittim ha şimdi gidicem modu nasıl olur da tatilden bir ay sonra hala fütursuzca aklımın en büyük ram'ini kullanabilir?

tatil fotoğraflarına bakarken harcadığım mesainin çeyreğini işime harcasam şimdi CEO olabilirdim.

çalışma moduna ne zaman girerim ben anne? ben yüksek mühendis olabilir miyim bi' de?

17 Ağustos 2010 Salı

Adelante

"çok yoruldum..artık eve gitsem olur mu?" diye sordu kız, dumandan kuşatılmış etrafına bakarak..

"tamam, hadi gidelim" diye atıldı çabucak oğlan, "ben seni bırakırım"

"yo, hayır, lütfen, ben gidebilirim, gerçekten" diye şansını denesene de kız,

çocuğun niyeti ve tek niyeti kızı bırakmaktı elbet sağ salim evine. çünkü kızın sandığından, kendini açtığından çok daha fazla severdi kızı..

kız.. kız ise sadece severdi çocuğu. bir arkadaş, bir kardeş, bütün gün sesini dinleyebilecek, ama zevkten inlemelerini bir saniye bile duymak istemeyecek tüm insanlar gibi severdi onu.

"yağmur yağıyor, çok üşüyorum." dedi kız; ve daha sözünü yarılamadan sarılmıştı üşüyen kolları, çocuğun uzun kollarıyla. çocuğa sarılmak istedi kız o anda; ancak kalçasına yetişebildi. aralarındaki 2821 km.yi aşmışlardı belki bir yerlerle, ama bu 30 cm.lik inatçı mesafe aralarındaki, kapanacak gibi değildi.

"bu hotelin anlamını biliyor musun.. Hotel Adelante?" diye sordu çocuk.
kız, boş ama meraklı bakışlarla verdi cevabını.
"ileriye bakmak, devam etmek" derken çocuk, kız, karşısında son beş aydır duran bu otele baktı.. ve iç geçirdi. devam etmekti demek; ve bunu bir işaret olarak alsa da, bu, çocuğa değildi elbet. eskilere gelen bir metafordu bu.

"seninle çok kalmak isterdim."
"istersen kalabilirsin." diye yarım ağızla teklif etti kız. işin aslı, kalmasını istemez gibiydi. işin kötüsü, çocuğun da bunu anlamasıydı.

"bunun imkansız olduğunu ikimiz de biliyoruz.. özellikle de ev arkadaşınla olan tartışmamızdan sonra.."
"tabi ki de gelebilirsin, bu benim odam/hayatım/seçimim. kimse buna karışamaz."
"hayır hayır.. bunu gerçekten istemiyorsun" derken doldu çocuğun kan çanağı gözleri. kan çanağıydı, çünkü çok fazla duman almıştı güzel gözleri. ve doluydu; çünkü kız, göz göre göre oynuyordu çocuğun istekleriyle gerçekler arasında.

ve kız, suskun kalırken yürümeye başladı çocuk. kız, anahtarı deliğe sokmaktan vazgeçip baktığı an çocuğun arkasından, çoktan kaybolmuştu çocuğun gölgesi; bu utandırıcı duruma daha fazla izin vermeyen uzun bacaklarına şükrederek.

13 Ağustos 2010 Cuma

post-mahrem


*hayat, yerine koymakla geçiyor. bir anının yerini bir başkası alırken önceden "o"nunla oturduğun koltuklarda, sonrakiyle sohbet ederken, öncekine ait sırrı bir sen biliyorsun o anda, bir de duraksadığın o andaki sessizliğin. yolda yıllar sonra birbirini bir kez gören, bir daha da hiç aramayacak iki arkadaş gibi bir anlık karşılaşıp ayrılıyorsunuz. bir daha da o sessizliği hiç görmezsen şanslı say kendini. ta ki sonraki, önceki olana kadar.

*ev, insandan ibaret. insanlar, evin olduğu sürece senin yanında. yani, karşılıklı koşullu bir bağlantı bu. sevdiğin insanların olduğu yer evin; ve orası evin olduğu sürece benimseyebilir insanlar seni, kendilerinden gibi.

*aşk, bir ihtiyaç. kafamda kendim için kurduğum yüzeysel hayatları istemez gönlüm. sol göğsümde asla iş, daima aşk için çarpan bir pompa var hislerimi tüm vücuduma pompalayan. ne kadar dur, yok, istemem desem de olmaz. iyisi mi kirlenen kanla beraber gezmek tüm vücudumun damarlarında, atmak, kırmızı olmak mavi olmak. herkesten ve her şeyden önce kainattaki, kendimi ve vücudumu tanımak. ve sonra temizlemek kanımı sol göğsümdeki yegane organımda.. yarasını yalayarak yamayan bir kedi gibi.

10 Ağustos 2010 Salı

köpük



herkes denizde yüzmeli bu yaz. ellerini, kollarını suyun boşluğuna bırakıp bir kerecik olsun vücut ağırlığını başkasına taşıtmalı. güvenmeli suya, onunla oynamalı. saçlarının arasından kayıp, geldiği yere dönerken sular, şöyle bir güneşe yüzünü dönüp hafifçe gülümsemeli. ve sonra yeniden dalmalı derinlere..

hayatı sevmek için bundan iyi bir yol yok.

8 Ağustos 2010 Pazar

requiem for a dream



bugün denizde yüzerken ablamın çok yakın arkadaşı, bana bir soru sordu. soru basit, cevabı da basit olmalıydı belki de. ama hala aklımda söyle(yeme)diklerim..

hadi tamam, 16sında dönüyorum berlin'e, sonra iki ay kalıyorum, tezin tasarım kısmını bitiriyorum, izmir'e dönüp babamın yanında çalışmaya başlıyorum, büyük projemizin başına geçip çok büyük siteler, apartmanlar dikiyorum sonra da arkadaşlarıma satıyorum. falan filan.

da..

"mutlu musun Pınar tüm bunlardan? yani burada yaşamayı gerçekten istiyor musun, bunu sen mi seçiyorsun"

hö? bilmem. yani... elbette inşaat mühendisliğini çok seviyorum. e' babamı zaten her şeyden çok seviyorum. şirket desen, hazır iş olması umrumda değil. izmir güzel, rahat. ama bir sorun var. buraya geldim geleli kafamı kurcalayan. itiraf etmeye, sesli dile getirmeye bile utanıyorum. benim bir idealim yok arkadaşlar. yok. bir yerlerde kaybettim onu, aklımla beraber. bazen kafamı o kadar beşeri, o kadar gereksiz sosyal işlere yorarken buluyorum ki kendimi, şu atari salonlarında türlü deliklerden kafaları fırlayan kurbağalara vurduğumuz gibi vurmak istiyorum kocaman sünger bi tokmakla kafama. eski sevgilim ne demiş, annem bana mı kızmış, ne! o bana mı kırılmış, a onu aramayı unuttum derken bitti gitti tüm gün. tüm ay. tüm yıl ve benzeri. kim için yaşıyorum diye durup düşünmeli bazen insan. hadi ben o kendini sorgulama olgunluğa geldim gelmesine, kendimi sürekli başkaları için yaşarken bulmak olgunluk mu?

bir idealim, bir hayalim olmalı. beni hayal kurmaktan da yine bu beşeri, sosyal meseleler vazgeçirmedi mi? ben akşam yastığa kafamı koyduğumda hayal kurmaktan uyuyamaz, yine aynı bu Çeşme'deki yatağımda sabah mahmurluğuyla uyku sonrası hayallerine doyamamaktan bir saat ayağa kalkamazdım. demek ki, bir yerlerde bir şeyler değişmiş, hayallerimi kiler dolabına saklamış, nem kokusuna hapsetmişim. başkalarının bana gelirken getirdikleri kendi hayallerini kullanmış, doymuşum, kendiminkileri de oracıkta unutmuşum. bu durumda, hayatımı çıkmaza sokan şey kabak gibi ortada. bir mühendis olarak n'apmalı? sorunu çözmeli. ama insan isteyerek ideal edinemez ki.

ne istediğini bilmek önemli. ondan sonrası çorap söküğü gibi gelir gibi.. ben, ne istediğimi bilmiyorum. hiçbir şeyde. aile, aşk, iş olarak adlandırabileceğimiz üç ana hayat kalemiyle olan otorite durumlarımızda, şu an fazlasıyla edilgen taraftayım. gelsin hayat bildiği gibi yapıyorum ama bir yerlerde de dur höyt demem lazım. ne istediğimi bulmam sonra da mücadele etmem lazım. sanırım son günlerde eski defterleri açıp bir şeyler çabalamam da tamamen bunu yapmaya başladığımı kanıtlamaya çalışmam kendime.

bir ne istediğimi bulayım. ah onu bir bulayım..

**bir de bir de.. niye hep soru-cevap keşfediyorum hayatımı.. biraz anormal bence.

ben, sen, ben, efes


dün aldığım bilgilere göre, eski sevgilim benimle barışmayı asla düşünmediği gibi, benimle de ancak onunla barışma ümidimden tamamen sıyrıldığım zaman konuşurmuş.

fazla söze gerek yok; boğaz, düğüm, kalp, sızı falan diyeyim keywordler halinde.

yapacak tek bir şey var..





5 Ağustos 2010 Perşembe

yengeç-oğlak

eski sevgilimle barışmak istiyorum arkadaşlar. çeşme'de her metre kare bana onu hatırlatıyor. üstüne bir de en yakın erkek arkadaşım kendisinin kuzeni olunca, hatıralar paçalarımdan akıyor.

bir oğlak burcu, fazlasıyla kalbi kırılmış iyi kalpli bir erkeğe, içinde beş aydır biriken kinini unutturup nasıl geri kazanabilir bu yengeç kadını, düşünün taşının, fikirilerinizi bildirin.


oooof of. nelere kafa yoruyorum ama, di mi?

3 Ağustos 2010 Salı

güneş.rüzgar.yaz.


arkadaşlar, üzülerek söylüyorum ki Çeşme, "Çeşme"likten çıkmış. non-İzmirli arkadaşlarım üzülmesin darılmasın ama, burada bir 34 ve 06 istilası sürüyor ki sormayın. Her taraf İstanbul kalbur üstü tabakasına göre modifiye edilmiş: lüks cafeler ve canlı caz müzik sunan restoranlar, lüks cipler, vs.

Marrakech diye bir yer açılmış mesela.. Cuma günü ayağımın tozuyla ilk o mekana gitme bahtsızlığım oldu; Çeşme'deki günlerime duyduğum umuda bir balta vurdu. Herkes "bistro" lar halinde (sanırım İstanbullular buna stand diyor, bu durumda yakında biz de stand demeye başlayabiliriz) ortalarında birer tane 400-450 (!!!) milyona açtırdığı vodka şişeleri, yanına bir de redbullar geldiği anda onları bir an önce bitirme ve yeni bir tane sipariş etme acelelerine şaşkınlık ve sersemlikle bakmam bir yana, bu kadar içki içmeye nasıl tek bir uzuvlarını kıpırdatmıyorlar diye düşünmeden de edemiyorum. Marrakech'e notum on üzerinden üç.

bizim de böyle günlerimiz oldu ama. o da bir gerçek. mekana gidip, babacığımın kazandığı paraları az harcamadım ortak olduğum bistro vodkalarında. biz de az üşüşmemiştik redbull ya da vişnelerin başına, ama dans etmiştik en azından. bir miktar amorti ettik diyelim hani.

3 Ağustos surf günü. biraz hareket, iyice güneş ve bolca sıcak günün highlight'ları. surf'te yeni seviyelerin kapısı olan trapez dersine başlıyoruz yarın. alaçatı'yı mesken edineceğim önümüzdeki günlerde. kasım kasım kasılmayan tek insan tipine surf alanında rastlayabiliyoruz galiba. kasım kasım kasılan olursa da, ya çok iyi surf yapıyordur, ki bu kabulüm, ya da çok kaslıdır :) ki o daha da kabulüm!

gelgelelim, surf piyasası da İstanbul vurgununa uğramış, bir batılılaşma, burjuvalaşma, fiyat listelerine de yansımış. geçen sene ders aldığım okul, bana 3 gün ders+malzeme kiralama için 800 milyonu aşkın bir fiyat çekince, hocanın önce Oakley gözlüklerinin zifiri camlarının arasından gözlerine bakmayı denedim boş boş, olmadı güneşten rengi açılmış saçlarına bakıp, müşteri sadakati piyonumu oynamaktan vazgeçtim, "hı hı tamam" dedim çektim gittim. 800 milyondan ne kadar makul bir fiyata inebilir ki?

sonuç olarak, kürkçü dükkanı ilk okuluma döndüm, surf günlerine start'ı verdim. önümüzdeki hafta, tamamen bu işe yoğunlaşırsam ucunda olduğunu düşündüğüm alkoliklik sınırından da kurtulabilirim belki. bir de fazla enerjimi atarım; çok enerjim var çok.




1 Ağustos 2010 Pazar

rakı balık


dün gece Dalyan'da, iki haftadır beklediğim rakı-balık yemeğini gerçekleştirdik. yanımda, son zamanlarda kendisinden fazlasıyla haz ettiğim bir insan, önümde Tekirdağ Rakı'm, kalamarın sosunun ve karides güvecin salçalı yağlı suyunun tabağımda bıraktığı izden rahatsız olan garsonların sürekli temiz tabak getirme telaşı, değişen on binlerce çatal bıçak, her güzellik şerefine kaldırılan kadehler, bir yandan da arabayla gelmiş olup rakıya doyamamanın pişmanlığı beni öylesine etkiledi ki, zaman zaman kendimi çimdiklemek istedim. daldım, Dalyan denizine uzuun uzun baktım, teknelere, yatlara göz attım, etrafımdaki sesleri dinledim. gözlerimi kapattım, sadece kulağıma çalınan birbirinden kibar sohbetlere kulak kabarttım. her zaman aynı restorana gelen çin işi oyuncaklar satan ablanın "heyooo heyooo" şarkılı rengarenk oyuncaklarını almak için ağlayan çocukların ve onların ısrarlarına dayanamayan zengin anne babaların ablayla olan kibar sohbetlerine şahit oldum.

son zamanlarda kendisinden fazlasıyla haz ettiğim insan, dönüp dönüp neyim eksik, neye ihtiyacım var diye kollayıp garsona el kol ettikçe, "oh be, errrkek diye bir şey de vardı" diye rahatladım. özlemim, sadece rakı-balık'a değildi anlayacağınız. bunu söylemek ne kadar mantıklı bilmiyorum ama, artık beni bir denli bastıracak, garsonla iletişime geçmeme fırsat vermeden benim eksiklerimi kapatacak, dileklerimi yerine getirecek birini istiyorum yanımda. sevgili ya da değil, sadece öyle bir dünya olduğunu görmek açısından. umut vermesi açısından.

çok mutlu günler geçiriyorum iki gündür. mutluluktan bahsedip iç baymak da istemiyorum. ama şunu anladım ki, eğer biraz monoton hissediyorsa insan yaşamını, ya da içi kıpır kıpır etmiyorsa her zaman gittiği yerlerden, değişim şart.

pazarda babam domates alırken bir an kafamı kaldırıp etrafıma bakmam ya da herkes sofrada muhabbet ederken kendimi bir an "mute"a alıp sadece rakının ve balığın kokusunu alabilmem bir yılımı aldı.

değişmek, sanırım hayatıma dair verdiğim en doğru karardı.

değişebilmemizin şerefine.

27 Temmuz 2010 Salı

talk.

cuz i don't know where i'm going and i wanna talk.

yollar nereye açılıyor, tren nereye gider bilinmez. bırak, gitsin diye diye şehrin dışında buldum kendimi, iyi mi?

i try but i cant get through

i'm tryin' to get to you..

but you're difficult to reach.

ne kafalarda olduğumu bilmediğim akşam, tek yazdığım adres blogum değildi tabi, daha dramatik olmalıydı. drama queen'im ya son günlerde, çok popülerim ya, herkes beni bekliyor ya... yazdım durdum, yer yer onay aldım ertesi gün, yer yer posta yedim canım kardeşlerimden birinden.

suskunluk, "o"ndan aldığım tek şey. tek bir sözcük bile yok. ucu açık yani. istediğine yor, modun neye elveriyorsa o gün. al sana en güzel gündem.

bugünlük, pasif olduğuna verdim.

bir de çok güzel teorilerim var, ama burada paylaşmalı mıyım bilemedim. az biraz bel altı.

on kişilik seyircilerimin yarısının beni anca okuduğunu düşünürsem, oylara bağlı.

hadi bakalım.

** coştum bugün!

FAQ

soru: seni çok özlediğimi mi sanıyorsun?
cevap: ara sıra bazı bazı


soru: bizi özledin mi?
cevap: tahmin bile edemezsin.

s: istediğini aldın mı erasmustan?
c: ne sorduğuna bağlı.
s: ne dediğim belli keko, master'dan istediğini aldın mı?
c: master'dan bişi aldığım yok. bi b*k öğrenmedim. alkolik olmuş bile olabilirim. ama hayata dair.. çok şey öğrendim. ben, beni buldum. çok klişe sana göre belki, ama öyle.

s: fotoğraf işi nasıl gidiyor?
c: bu aralar çekmeye başladım baya. yarın yayınlayacağım. bi' de yeni lomo aldım kendime. bekle, yeni fotoğraflar geliyor.

s: en çok neyi özledin türkiye'de?
c: seçemiyorum. orayı düşündükçe ağlamadığım an, özlemimi giderdiğim andır.

s: bu sayılmaz. bişi söyle.
c: rakı-balık?

s: bu ara ne buruyor içini?
c: gitmek. ya da "ev"e gidememek.

s: "ev"in neresi?
c: bi bilsem!

s: peki... "o"nu seviyor musun?
c: seviyorum galiba. ya da.. onu da bi bilsem!

s: yok artık! sarhoş musun?
c: evet! oh be net bi cevap.

s: en sevdiğin şarkı?
c: şu an violet hill-coldplay.

s: ne zaman geliyorsun? özledik!!!
c: cuma sabahı oradayım, karşılayacak mısın?

s: peki ya istanbul?
c: en yakın zamanda.

s: "o"nu görecek misin?
c: rüyalarımda görüyorum ya, olur olur görürüm, kimbilir.

s: ne zaman dönüyorsun?
c: one-way ticket.

sorusuz sualsiz orayı çok özledim. rüyalarında bir insan nasıl dolaşır o sokakları, direksiyon başına geçer, ve kullanır sonsuza kadar.

alarmda coldplay, clocks'ı çalana kadar devam eder bu rüyalar. dağılmış resimler uyandığımda, beynimde.

bekle beni ülkem, bekleyin beni dostlarım!


M1

bugün tramvayda otururken, gökyüzüne baktım.

çok değil,

iki gün sonra başka bir yerde bakıyor olacağım gökyüzüne.

daha berrak

daha yıldızlı.

benim için öyle!

gülümsemek, içimden gelen tek şey. hiçbir şey önüne geçemez :)

25 Temmuz 2010 Pazar

alles. doof.

yalnızlık paylaşılmaz.

senden ayrılmak için çaba gösterirken senin için seçtiğim şarkı buydu.

çok da işe yaradı.

hala savunurum yalnızlığın paylaşılmadığını. benim yalnızlığım, hatta, bırak paylaşılmamayı, katlanılmaz bile.

seni kaybettim. yolda bir yerde. yürümek istediğim yol, tek yönlü bir yoldu, evet sana yer yoktu.

belki çok bencil, ama iyi ki ayrıldın benden. benim yapamadığımı yaptın.

belki çok daha bencil, ama şimdi seni geri istiyorum.

hem de çok.

başkasının koynunda uyumadığım, seni rüyalarımda görmekten bu kadar çok korkmayacağım bir gecenin arifesinde, sana yazdım.

sen kim olduğunu çok iyi biliyorsun..

bir bira ve evet bir de sigara bu sefer.. son sigaramsın, bu Berlin akşamında..

kaçan balık mı büyük olur, yoksa balık kendini hamsi sanan koca bir çipura mıdır?

büyük küçük farketmez, ben balığı çok özledim.

ben seni çok özledim, Aras....

seni rüyalarımda görmek beni yoruyor artık.

başkasının kollarında dalınan uykular, sana ulaşmaya çalışırken bölünüyor.

gitmiyorsun, kalmıyorsun.

hep ortalarda, bi' yerlerdesin.

seni seviyor muyum desen, bilemem.

ama her İstanbul rüyamda varsın, o bir gerçek.

sana dokunmak, öpmenin sıcaklığını hissetmek, artık sadece gözlerimde bir hayal, gözyaşıma bir sıcaklık...

seni çok özledim. görmek bir hayal. benim orada kalmama yeter bir hayal...

bu gece, yine bu yatakta, rüyamda görüşmek üzere.

"ohne dich ist alles doof"....

21 Temmuz 2010 Çarşamba

schicksal Prüfung

on dakika önce sınavımdan çıktım. şaşkınlık içerisinde geçirdiğim 2 saatin sonuna geldiğim için rahatlama duygum ağır basıyor, sınavdan kalacak olmanın verdiği hüzün yerine. çipil gözlerle, önceki dönemlerde hiç çıkmamış -bu durumda da çalışmadığım, ya da ezberlemediğim demek daha doğru olur- sorulara, soru kağıtlarına boş boş baktım.

sonra yanımda oturan kadını (evet bildiğin 40 yaşında) gözlemledim biraz. her şeyde olduğu gibi su içmede de telaşlıydı, o kırmızı yanaklı, şişman bünyesine suyu indirirken öyle aceleyle içiyordu ki her yudumundan sonra ağzını şişeden çektiği gibi bütün sınıf duyuyordu şişe plastiğinin geri şekil alma sesini. sonra bir de arada bir gülüyordu kendi kendine, soruları hararetle çözerken. en azından o soruları yapabildi diye sevindim.

sonra ataç dağıtmaya başladı sınavın ortasında hoca. "Allah allaaah, niye ataç dağıttı ki şimdi bu kadın?" diye düşünürken, etrafıma biraz daha dikkatli bakmayı denedim. Ben, saftirik saftirik, bütün soruların cevapları soru kağıdına yapılır diye Türk mantığıyla ilerlerken, insanlar yanlarında getirdikleri güzelim çarşaf gibi A4 kağıtlarının 5.sayfasındaki moment diyagramını çiziyordu. Ataçı bir yere bıraktım; zira pek ihtiyacım yoktu gibi.

sınavın ortalarına doğru, bir ağlama dalgası geldi üstüme. hani böyle hissedersiniz ya, bi sıcaklık yayılır genzinizden burun deliklerinize, hava çok sıcak olduğunda da olur, sonra da gözleriniz yaşarır. bıraksanız gidecek.. sonra geçti. sınava döndüm geri.

ben, duaların gücüne çok inanırım. Annem tüm gün dua etti benim için; biliyorum. Dualar belki sınavları geçirtmez bana, ama o anda devam etme gücünü gerçekten nereden aldım bilmiyorum. çıkasım, gidesim, kaçasım, merdivenlerin sonuna oturup ağlayasım geldi. sonra da gitti, annem kışkışladı bence o yaşları, Çeşme'den yetişti bana.

evet, sonuç olarak sınavdan kaldım. henüz okunmadı kağıdım ama ben yaptığımı biliyorum. ama ilk seferde başarmam imkansızmış onu da bir güzel anladım. sistem farklı, sorular farklı, her şeyden önce mantık farklı.

ezberci sistem, ezberci sistem diye bile ezberlemişiz sistemimizin tipini. ama çok da doğru.

çünkü adamlar, son gün çalışmıyor. Ekstra notlar yazmıyorlar almaya izinli oldukları tabloların üzerine. hakları var, ama kullanmıyorlar. tüm haklarını sonuna kadar kullanıp başarısız olan bir ben vardım herhalde o sınıfta. "oo tablolara yazı yazılabiliyor mu!" deyip kağıtlarına birkaç karınca duası gibi not yazan.

belki geçemedim evet, ama her şey bir deneyim oluyor insana bazen...

Almanya beni ne konuda değiştirdi dersem bir gün kendime, kesinlikle çalışma disiplini derim. başarısızlık, ilk defa burada kamçıladı beni. çünkü, kimsenin benim bıdı bıdılarımı, bahanelerimi dinlemeye tahammülü yok. kantine inip sınavı bu kadar zor hazırlayan hocalara da küfredemem. varsa yoksa ben varım. bir de boş sınav kağıdım, yan odamda oturan. işte bu, tam kendin pişir kendin ye mantığı. Alman mantığı.

şimdi en zoru, annemin sitemsiz, hiç sitemsiz, sadece ve sadece üzgün sesini duymak telefonda, dualarının kızına yetmediğini öğrenirken....


20 Haziran 2010 Pazar

e mi

tatlı bir ömür gibi gitmeye niyetlendin
ayrılık atını eğerledin inadına.
git, yeni ülkeler gör, büyülü diyarlarda gez.
ama benimle eşleştiğin topraklarını da unutma, hatırla e mi!

gittin ey sevgili şimdi yollardasın
ayın değirmisini başına yastık yapmış uyumaktasın
güzel uykular, renkli düşler seninle olsun
ama bir zamanlar dizlerimde yattığını da unutma, hatırla e mi..

Mevlana


bu da benim manifestom

son günlerde içimde bir sıkıntı var ki bir türlü gitmiyor. yolda yürürken ya da metroda otururken, kendimi tıpkı şu reklamlardaki ya da tekdüze hayat temalı kliplerdeki toplu taşımada görüntülenen mutsuz suratlı insanlar gibi hissediyorum. daha doğrusu öyle görünüyorum, ama o sırada kafamdan binbir düşünce geçiyor. yazacak çok şey geliyor aklıma, sonra eve gelince hepsi uçup gidiyor.

mesela, geçen gün bir konuya kafam takıldı, düşündükçe üzüldüm gibi oldu. insanların kötü niyetli olmasına dayanamıyorum galiba. yani, tabi ki kimse sevmez kötü niyetli insanı, ama bende ayrı bir etki bırakıyor bu insanlar. sadece kendimi tehdit altında hissetmiyorum; o insanın zarar verebileceği tüm diğerlerinin kederini de yaşıyorum sanki. belli ki kötü niyetli diyorsam ben farketmişim niyetini, hadi kendimi korudum. ya başkaları? gidecek, bıdı bıdı edecek, hayatını frenleyecek, vs.

şimdi, asıl düşündüğüm bu değildi.. kötü niyetli insanı, herkes az çok tanır belki de. ama insanların sana sunduğu dilekler.. işte onun rengini bulmak o kadar kötü değil. dileklerden kastettiğim, genel olarak sözler, senin için hayattan bulundukları istekler, vs. Çok karıştı kafalar, farkındayım. benim de öyle. yazar gibi düşünüyorum kaç gündür kafamda. iyisi mi tüm bunlar nereden geldi aklıma oradan başlayayım.

yazılarımı okuyacak iki insan vardır galiba, ki onlar da gayet iyi biliyor :) , ki üstüste iki tane enfes tatil yaptım bu aralar. biri Sevilla'ayaydı, biri de Roma'ya. rüya gibi şehirler, renkler, kokular, canlı sokaklar.. bunların hepsi, uzun zamandır kış uykusunda olan fotoğraf çekme iştahımı uyandırdı bir güzel de kabarttı; dolayısıyla bütün bir kışın çekilmemiş fotoğraflarını da çektim bu şehirlerde, üzerine de arkadaşlarımla paylaştım günümüzün en popüler sosyal paylaşım ağında :)

bir sürü güzel yorum geldi, insanlar gidemedikleri yerleri gördü bu sayede, belki biraz orada hissettiler. benim için fotoğrafları çeken insan açısından bakılınca, çok tatminkar bir durumdu. bunlar beni güldüren, mutlu eden şeyler.. hatta çoğunluğu böyle olduğu için de çok şanslı hissettim kendimi.

aynı zamanda, başka bir arkadaşım avrupa'da küçük bir tur yapmayı planlıyordu; kalkmış bütün yol rotasını yazmış yine bu sosyal paylaşım ağı'na.. altındaki yorumları okuyunca, içim sıkışıverdi birden.

"hayat sana güzel", "oooh, gez gez bakalım", "sıkıcı hayatıma bakıp lanet ediyorum", "senin bu tez ne zaman bitecek kızım".. hele sonuncusu, en sinir bozanı biz master öğrencileri için. sanane?! diyesi geliyor insanın. belli ki zaten stres altındasın, evet geziyorsun ama bir yandan da minik bir tez sineği var sürekli etrafında, silkeliyorsun gitmiyor lanet. sana mı düştü şimdi bunun derdi? hatırlatmak zorunda mıydın? sen mi veriyorsun harçlığımı arkadaşım? diyesi geliyor insanın.

ben, bu tip yorumların arkasındaki olumluluğu göremiyorum maalesef. ve ister bana yapılsın, ister başkasına, benim acayip sinirimi bozuyor. kimse yapmasa keşke.. öte yandan, geçen gün arkadaşım bir yorumda bulunmuş mesela, türkiye'ye gidince öpeceğim kendisini: "o kadar güzel yerleri gezip görüyorsun ki, seni özlememe rağmen bir an önce gel diyemiyorum". iyi niyet budur. senin yapamadığını yaparsa arkadaşın, ona negatif enerjini değil, en güzel dileklerini sunmaktır. nefret, lanet kelimeleri, ne kadar ironi için kullanılırsa kullansın, hiçbir ama hiçbir türlü bende en ufak bir iyi duygu uyandırmıyor.

bu kadar negatif enerji üstüste gelince, haliyle rüyamda da yatağımın altından üç tane iğrenç yaratığın çıkıp kapı eşiğinin altından kaçtığını gördüm. tam olarak anlamını bilmesem de, bana verdiği ve bütün gün üzerimden atamadığım can sıkkınlığı hissi ve annemin olumsuz tüm şeylere yorması yetti bana tüm gün.

diyeceğim o ki, herkesin günü zor, hayatı zor, bazılarınınki daha zor belki ama, insan ne olursa olsun iyi niyetli, temiz kalpli duruşunu korumalı hayatta. olumlu olmalı, olabildiği kadar. eğer birinin sevincine ortak olmak istiyorsa da layığıyla yapmalı onu. baktı ki kıskandı, ki o da olabilir neden olmasın, susmalı oturmalı bir kenara. nefret, lanet, hayret olmamalı lugatta.

hayatı, kendisini nispeten daha güzel yaşayanlar için dar etmeye gerek yok.

3 Haziran 2010 Perşembe

son dede

üç dakika önce, çok sevdiğim bir arkadaşımın dedesini kaybettiğini öğrendim.

ben, kendi dedelerimi hiç görmedim. babaannem desen, çok uzaktaydı hep. o yüzden bir anneannem vardı hayatımda yaşamışlardan. bütün sevgimi ona verdim haliyle.

ama bu arkadaşımın dedesi, bana göre tanınması gereken bir insandı.. dedem gibi sevdiğim, onun yerine koyduğum. ta ortaokuldayken bir endonezya sunusu yapmamız gerektiğinde, endonezya'ya gittiği için onunla sunu yapmaya karar vermiştik. bizim hafife aldığımız sunu için o saatlerce çalışmış, video çekeceğimiz salonun arka planı olması için dünya haritası asmış, konuşacaklarını önceden hazırlamıştı. hayatımın en unutamadığım anılarından biri oldu o. her şeyi unutuyorum çünkü; ama onu hayatım boyunca unutmayacağım..

geçen haftaya kadar msn messenger'da torunuyla chat yapan, iletilerini değiştiren, çok marjinal, çok neşe dolu bir dedeydi o. hem tontondu, hem değişikti.

ben, kaybettiklerinin yerine yenisini koyanlardanım. denerim en azından. yoksa mutlu olamam, eksik kalırım diye korkarım. nitekim, anneannemin vefatından sonra da kendime yeni bir anneanne edindim. Allah uzun ömür versin.

o da benim dedemdi işte. şimdi, onun ölüm haberini, arkadaşım bana yine msn üzerinden verdi. çok sevdiğimi bildiği için, günlerdir söylemek istemiş söyleyememiş. Mekanı cennet olsun, lütfen olsun.

son dedem de gitti böylece. ondan kilometrelerce ötede, gözyaşlarıyla uğurluyorum onu. bundan böyle, son dedenin üzerine dede koymam. kalanlar, uzun ömürlü olsun.

tüm sevdiklerinizi çok sevin.

Yıllardan gün aldıkça, gitgide büyüdükçe/yaşlandıkça, hayatımızdaki o renkli karakterler de bir bir sonsuzluğa adım atıyor. alabildiğimizi almak, verebildiğimizi vermek lazım...

13 Mayıs 2010 Perşembe

let's talk about facts, baby!

herkese merhaba! :)

son zamanlarda, etrafım ilginç bilgilerle doldu. kimilerini durduramadım, bir kulağımdan girip, içeride biraz oyalanıp hop diğerinden çıkıverdi. ama üzülüyorum öyle olunca. işte kısa kısa gözlemler/ bilgiler/ doyçland fact'leri....

*ilk bilgi inşaattaki bölüm dersimden: Almanya'daki bir coca cola tenekesinin, düzgün bir şekilde ortadan yüklendiğinde 60-80 kilo yük taşıdığını biliyor muydunuz? sıkı durun, tam biz buna şaşırırken, Alman öğretmenim daha da ilginç bir şeyle geldi. Türk, evet Türk, kola tenekeleri ise kullanılan malzeme farklı olduğundan 160-180 kiloya kadar yük taşıyabiliyormuş. büyük ihtimalle teknolojinin el verdiği kalınlık, almanlarınkine göre bir hayli fazla olduğu için böyle olmuştur. ama hoca, derste, bir alman ve türk kola tenekesiyle yaptığı deneyi bize aktardı, evet. ve çarpıcı bir saptama yaptı; bu durumda on tane Türk cola tenekesini bir araya koysak, üzerine de bir levha koysak bir arabayı taşıyabilir... ne diyim, Türk'ün gücü..

*doyçland'dan bildiriyorum: buradakiler kafayı fena halde klima ile bozmuş durumda. aslında çok güzel bir şey de.. aynı anda aldığım teknik almanca ve teknik ingilizce dil kurslarının her birinde, her metinde karşıma sürekli "klimaschutz" (yani iklimin korunması vs.) ile ilgili metinler gelince biraz kabak tadı vermeye başladı. ne diyim, önce Yunanistan'ı, sonra da dünyayı Almanlar kurtarıcak...

*çok alakasız olacak ama.. 9 Haziran'a Roma'ya bilet aldık Sena'yla. içim içime sığmıyor; çok güzel bir tatil olacak gibime geliyor. easyjet'ten 130 euro'ya almaya tav olduğumuz bileti, son anda ryanair'den birtakım alavere dalaverlerle 90 euro'ya çıkartınca, cin gibi attığım fikir sonrası yeni bir konseptimiz de var. arada kurtardığımız para farkıyla (40 euro'nun hepsini harcamak zorunda değiliz tabi de :) ) kendimize tiril tiril askılı, böyle upuzuun birer elbise alacağız, Roma sokaklarında, ayağımızda sandaletlerle o elbiseyle dolaşacağız. italyan erkeklerine gerdan kıracağız. ne diyim, aşıklar çeşmesi bizi bekler..

*bugün duyduğum, çook ilginç bir doyçland fact bu. günümüzün sorunlarından birine, yine doyçların getirdiği süper çözüm. soru: bir ailede, kim kariyer yapacak, kim çocuğa bakacak? Türkiye'deki default cevabı söylemek çok klişe kaçacağından o aşamayı atlıyorum. doyçların çözümüne geliyorum direk. Almanlar, bu soruna da şöyle bir sistematik getirmiş: çocuk doğunca, kadın/erkek farketmez, hangisi işte daha az para kazanıyorsa, çocuğa bakmaktan o sorumlu oluyormuş. yani kadın, eve daha fazla para getiriyorsa, o çalışıyormuş. daha da ilginci, bir süre sonra evde kalmaktan sıkılan taraf, temyize gitmek isterse ortaya çıkıyor. bu tarafın tutturması gereken bir kriter var: mevcut halde çalışan taraftan daha fazla para kazandıran bir işe girmek zorunda. yani üst sınırı geçmeden, çocuk büyüyene kadar evde kalmaya mecbur! ne diyim, almanlar miki mikiye de sistem getirmişse şaşmamalı...

uh, oh.. gitmem lazım. arkadaşlarım, yakınımdaki, boylu boyuna cafe dolu Oranienburger Strasse'deki meksika lokantasına gelmişler. şimdilik, bu günlük bu kadar.

ama bitti mi? bitmedi. stay tuned! :)

30 Nisan 2010 Cuma

ömür törpüsü


hayat,aslına bakarsanız az çok bize verilenle ilgili bir şey bence. annemizden, babamızdan gördüklerimizi, sadece günün koşullarına, bazı bazı bencil isteklerimize ve az biraz karakterimize göre yoğurup afiyetle yaşıyoruz.


ben her ne kadar "hayır, ne alakası var canım! annem, babamın hayatıyla benimkisi ne kadar farklı görmüyor musunuz" diyecek olsam da, bal gibi de annemin kızıyım. bunu, en minik detaylarda anlayabiliyorum. işte size samimi bir anektod..


geçen gün, buradaki çok yakın bir erkek arkadaşımla bir cafede oturmuş, güneşin tadını çıkarıyorduk. muhabbet süper, önümde "Frühstück Istanbul" (Istanbul Kahvaltısı) tabağı, içinde sucuk, mis gibi beyaz peynir, vs.. Görseniz, siz de kendinizi sahiden Istanbul'da sanardınız. önümüzde de portakal suyu ve Campari'yle karıştırılmış sparkling wine. güneş gözümüze giriyor. süper anlayacağınız.


bir muhabbet açıldı, bir kızdan bahsediyordu Alper. kendisi bana bol bol mahrem hikayelerini anlatır, ben de hayret dolu bakışlarla gülerim, kızarım, şekilden şekile girer sonunda da kendime o hikayelerden bir ders payı biçerim. böyle böyle konuşurken, alper öyle bir şey dedi ki zınk diye kaldım yerimde.

"ya bırak Allahaşkına, o kız Allah bilir tırnaklarını da çıtçıtlı makasla kesiyordur" !!!


o bir anlık suratımdaki bulantıyı, gözlerimde gelip giden tedirginlik dalgasını saklayan kocaman gözlüğüme minnettarım.


evet, itiraf ediyorum. hiç ojesiz gezmem, ayıptır söylemesi her türlü bakımlıyımdır ama..


tırnaklarımı çıtçıtlı makasla kesiyorum! :)


"ehe.. ehe.." diye seyreden, tedirgin ve kısa gülmelerle geçiştirdim konuyu. ama alper anlattıkça anlattı. bence bal gibi anladı benim de "o"nlardan biri olduğumu. aslında, anlamamış da olabilir; çünkü kendisi beni çok bakımlı ve şık bir bayan olarak görüyor. bozmaya gerek yok diye düşünüyorum. sonrasında, haftalardır ilk defa hava alsın diye ojesiz bıraktığım tırnaklarımın görünüşüne lanet ettim, sakladım ellerimi.. komik oluyoruz hepimiz bazen.


yaa, işte ben de biraz hava alsın diye sürmedim oje, dedim.


biliyorum canım, arada bir havalandırmak lazım, dedi. şaşırdım.


ya ellerini öyle kesiyorsa ayaklarını kesin çıtçıtlı makasla kesiyordu o kız!, dedi


yok artık, onu neyle kesicekti! neyle keseceğiz!, demedim ben. düşündüm sadece.


büyük ihtimalle, demekle yetindim.


sonra şöyle bir durdum düşündüm.. bir farkettim ki, etrafımdaki herkes tırnaklarını törpülüyor, ablam, bütün dostlarım, ve en sıklıkta da annem, birbirine kavuşturdukları dizlerinin üzerine örttükleri beyaz "kozmetik havlu"larıyla o sinir bozucu sesi çıkarırken, bendeniz hep o "odadan kaçan kız" olmuşumdur.


iyi de, annem bile yapıyor. hatta çok da sık yapıyor. herkes yapıyor. ben niye yapmamışım ki? hayır, olay sadece sürünün bir parçası olmak da değil. gerçekten güzel görünüyor yapılınca.


sonra sebebini buldum. yani suç muç değil, sadece sebep: annem gibi bakım konusunda ilkokul beşten itibaren bana bakıma dair her türlü konuda rehberlik eden, yeri gelince bir Hitler kesilen canım anneciğim, törpüleme konusunu unutmuş olsa gerek.


kızdım kendime.. tırnaklarımı çıtçıtlı makasla kestiğimden falan değil.. çok da severim çıtçıtlı makası, çok pratik. ama, annemin bana gösterdiklerinin üzerine bunca yıldır gözümün önünde olan bir hususu kendi kendime lugatıma ekleyememekten hüzün duydum.


kimbilir daha neleri kaçırıyorum dedim. en iddialı olduğum konulardan birinde bile, bir erkeğin ağzına malzeme olabilecek bir falsoyu bizzat yapıyordum.


işte böyle dostlar. erkekler okumasa da olur bu yazıyı. kızlara özel oldu biraz. ama tırnak sadece bir metafor da olabilir, sonuçta varmak istediğim nokta; eğer siz de benim gibi annenizi, babanızı hayranlık derecesinde seviyor, onları hayatınızda bir rol model olarak görüyorsanız, siz de benim gibi dikkat etmelisiniz. bazen, onların hayatına çok paralel kaldığımı, arada bir zigzaglar çizmem gerektiğini hissediyorum. o anlardan birinde yaptığım başvuru sayesinde de buradayım zaten.


Alper ve ben. Alper,resmi görünce Alaattin'in cini gibi çıkmışım dedi. hak verdim.



bu da Frühstück Istanbul'umuz. Cafe de gayet Alman üstelik!



bir de... uzun bir aradan sonra, tekrar merhaba.



törpülü tırnaklarımdan ve bordo ojelerimden de selamlar! =)

16 Nisan 2010 Cuma

take me home...



evdeyim. babamla konuştum az önce. tam iki hafta olmuş konuşmayalı. o 14 günün özlemi bumerang oldu, beni buldu.

en değerlimin, babamın, bir kere seni çok seviyorum demesi yeter bana. gözlerime, yaşlarına.

kapatınca telefonu, oturdum yatağımda, kamburum sırtımda. öylece ağladım usul usul. hala duramıyorum. clocks'ı repeat'e aldım, öööylece oturuyorum sadece. boşalıyor yaşlar. içim boşalıyor gibi.


üstüne bir de dodo'mun yazısını okudum, katmerlendi mi tüm hisler?


programlar iptal edilsin, tatlıcığım ekilsin. yengeç, kabuğuna çekilsin.


bu geceyi, sadece evi özlemeye adıyorum.

clocks'ın sert ritmleriyle su yolunu bulsun diyorum. aksın, gitsin ne varsa içimde..

14 Nisan 2010 Çarşamba

it's cool to be schwul

akademik açıdan sıfır yol alıyorum bu günlerde. nasıl oluyorsa, her gün günümü dolduracak işler bulabiliyorum kendime. bir gün buraların mıhtarlığına kaydolmam gerekiyor, öbür gün erasmus ofisine gitmem, öbür gün ders, kurs vs.

akşamları yeni adetim facebook chat'e girmek, bütün geceyi öldürmek ama çok gülmek çok mutlu olmak.. bu adetim, dün birbirimize verdiğimiz sözden ötürü artık son buluyor inşallah. artık o saatleri internette değil yanyana harcamak lazım.

insanın sevdiği şeyleri yapması ne kadar önemli. mesleğimi, dalımı o kadar sevmeme rağmen tezimde konumla ilgili bir şey yapmadığım anda dikkatim öyle bir dağıldı ki kısır bir döngünün içinde buldum kendimi. ilgim olmayan konu bir eşik gibi, ve ben onu görmezden gelip erteledikçe asla tezimin asıl istediğim kısmına gelemeyeceğim biliyorum. ona rağmen içimden aptal bir bilgisayar programını açıp bütün gün modelleme dilini öğrenmek gelmiyor işte. .

son günlerde, oradan oraya boş beleş, avare avare dolaşırken çok gezdim ve çok gördüm. bir sürü gözlem yaptım. yavaş yavaş hepsinden bahsedeceğim.

Berlin'de ne kadar alman ve alman kültürü var o da tartışılır bir durum ama en azından bir Berlin kültürü olduğu kesin!

mesela homo"hobik"liği... bu şehre gelecek/gelmek isteyen/gelmeyi düşleyen herhangi bir kıza verebileceğim tek bir tavsiye var: hayatının aşkını bulma ümidini buraya bırakma! ben, geçirdiğim dört ayın sonunda beynimdeki "avrupa'lı erkekler" klasörüne girdim, settings'e tıkladım, default setting'i "straight"ten "gay"e çevirdim, apply dedim ve kaydettim. artık önüme gelen herkes gay benim için; eğer aksi bir durum varsa baya bir ispatlamalı.

gay olmanın cool olduğu, insanların birbirlerine "adamım!" yerine "hey, ma' gay!" dediği bir şehirde, saçlarını sala sala yürüyüp ayakkabının yüksek topuklarıyla kaldırımı tıklattığında, dünyanın herhangi bir şehrinden çok daha az ilgi görüyorsun. ilk önce alınıyor, bozuluyorsun. nasıl yaa, herkes çipil, ben melez tenliyim, niye bakmıyorlar yaa?! diye kalıveriyorsun. sonra önünde, arkanda, sağında ve solunda yürüyen tüm 23 beden (kız bedeni) skinny ötesi kotla sarılı minik popolarını oradan oraya sallayan erkekleri görüp boşvermeyi öğreniyorsun. bu, ilk aşama.

bir süre sonra, yolda elele dolaşan erkekler görüyorsun, kulüplerde öpüşenler oluyor, şehrin gençlik dergisinin arkasında kulüpler ve partiler listesinde gay clubs başlığı altında uzanan uzun listeyi görüyorsun, boşveriyorsun. bu da ikinci aşama.

son aşamada, akşam çılgın bir partide yakışıklı mı yakışıklı bir çocukla takılıyorsun. ertesi gün, çocuğun gay olduğu dedikodularını duyuyorsun. suç mu duymalısın, tiksinti mi bilemiyorsun. "en azından biseksüel olsun yahu!" diyorsun, bu da son aşama. bir bakmışsın, pratikte artık sen de bir homo"hobik"sin ;)

iş burada da bitmiyor bazen. bir bakıyorsun, birileri seni de gay ilan etmiş. bana oldu bu. hatta her kız kıza takılan kıza oluyor galiba. buradaki en yakın arkadaşım sena'yla siyam ikizleri gibi ortamlarda hep beraber gezdiğimiz için -aramızda (buradaki tüm jenerik insanların yaptığı gibi)hiçbir dokunmalı/öpmeli şaka yapmamamıza rağmen- bizi couple sanmaları üzerine, üzgünüm sevgili okuyucu ama, "oooooha" yı bastık. bütün bir gece, ne kadar straight olduğumuzu ispatlamak için varımızı yokumuzu seferber ettik. homohobik olsak bile onlardan biri değiliz dedik durduk ama gecenin sonunda erkek arkadaşlarımızın yüzünde hala o ikna olmamış ifade vardı. hiç de olmayacaklar galiba.

homoseksüellere dair anlatılacak çoook şey var bu şehirde. çok ilginç şeyler duyuyor, öğreniyorum.

aslına bakarsanız, bu şehire dair anlatılacak çok şey var bu şehirde. beş ayda anlatılabilecek kadarını anlatmayı deneyeceğim.

o zamana kadar dinlemede kalın, bis zum naechsten Mal!*





* gelecek sefere kadar hoşçakalın!
** şu an bende olmayan bir fotoğraf var, ben ve bir grup erkek arkadaşımın fotoğrafı. benim dışımda herkesin hafif/ağır gay olduğu bir fotoğraf. ileriki günlerde editleyip koyacağım. tchüss!

11 Nisan 2010 Pazar

preciosa

çok şey yazmak istiyorum. güzel şeyler oluyor, doğumgünleri oluyor, arkadaşlar ediniliyor. ama hiç halim yok.. tatlı bir yorgunluk var üzerimde. sabah erkenden dansedilen afrolatin danstan, sonra da tatlı bir insanla yapılan uzun park yürüyüşünden gelen bir yorgunluk. afrolatin danstan sonra uzun uzun bahsedeceğim; hayatımı renklendiren güzel detaylardan biri o artık. tatlı insana gelirsek.. ona da yakında daha detaylı eğileceğim galiba; hayatımın bir parçası olmak için yavaş ve sağlam adımlarla ilerleyen güzel bir insan...

bugünden çok korkuyordum. 11'ler bana son bir buçuk yıldır (eski) sevgilimi çağrıştırırdı; ay dönümümüz olması itibariyle. korktuğum olmadı.

çok güzel bir gündü.. buluştuk, bolca yürüdük, hayatımla diğer insanlardan daha farklı ilgilenen birinin yeniden hayatımda olmasının tadını çıkardım; bıdı bıdı konuştum, o dinledi. o konuştu, ben dinledim. ellerimiz üşüdü çok. ona rağmen gittik leziz bir Peru dondurması yedik sonra da Berlin'in en güzel parkını keşfettik. yattık çimlere kahkaha attık. psikolojisini güneşe endeksleyebilen iki insan olarak zor o kadar kapalı bir havada kahkaha atabilmek. yürüdük yürüdük sonra yine, ben geç kaldım arkadaşlarımın yanına, leyla gibi farklı cafe'ye gittim, kimseleri bulamadım. sonra döndüm şehrin diğer ucuna gittim. adım çıktı leyla'ya, haydi hayırlısı.

belki çok şey, belki de hiçbir şey. yaşananlar ya çok gerçek ya da çok yalan. tam ortasındayım her duygunun. hislerimin sivrilikleri kalmadı, ne gelirse yaşarım gibi bir şey. tek yapabileceğim, hayatın karşıma güzel şeyler çıkarmasını dilemek...

bu ayın 11'i son birkaç ayın 11'i gibi geçmedi. az biraz da onun sayesinde.

ve ben nolursa olsun, her şeyin gerçek olmasını istiyorum. sonunu düşünmeden, kalbime layık sevmek istiyorum.

mümkün mü?

5 Nisan 2010 Pazartesi

Frohe Ostern!

gerçek anlamda kutladığım ilk paskalya çok güzel geçti!

alman ailem diyebileceğim dostlarımız eskiden, Çeşmealtı'ndaki yazlıklarında çalıların arasına almanya'dan getirdikleri küçük yımırtları saklarlardı, ben yaklaştıkça da "oster haseeeen" diye bağırırlardı. o çikolataların parıltılı ambalajlarını dalların arasında görünce ne çok sevinirdim hala hatırlıyorum.

yıllar sonra, bu yıl yine bu geleneğin bir parçası olmak güzeldi. sabah erkenden kalktım, bir baktım ev arkadaşım beni gülerek karşıladı, elinde de pembe bir paket. bana paskalya hediyesi almış! bir tavşan ve bir sürü küçük yumurta.. ne kadar sevindiğimi anlatamam!





çocukken yemeye kıyamadığım, bu yüzden de beyazlaşıp bayatlamaya mahkum edilen çikolataların kaderi bu sefer farklı olacak :)


sonrasında giyindik, süslendik vee doğruca brunch'a! brunch yolunda ev sahibimin kızıyla buluştuk, hep beraber güle oynaya güzel bir italyan lokantasının yolunu tuttuk. oturduğumuz gibi bir baktım, ev arkadaşımın kızının da ellerinde küçük poşetler var! ikinci hediyem de gelmiş oldu böylece. çocukluk günlerime döndüm, şen çocuklar gibi tavşanlarımla poz verdim, eğlendim, güldüm, sonra da tıka basa yedim.




işte bu da ikinci hediyem- bir tavşan, bir vanilya mumu ve bir parlatıcı.







çılgın ev arkadaşım ve ben, tavşanlarımızla "call me" mesajı verirken




ev arkadaşımın kızıyla beraber, ben yine hediyelerim dolayısıyla pek bir gülüyorum.



çok güzel bir paskalyaydı; Hristiyan, Müslüman, Musevi ya da her ne diniyse onun geleneği farketmez; insanlarla paylaşılan, mutluluklarına ortak olduğunuz tüm özel günler tüm insanlara ait bence. ben dün çok mutlu oldum ve o "aile" duygusunu yaşadım. ve yaşattım da; ev arkadaşım çok mutlu oldu.



herkesin paskalyası kutlu olsun!




3 Nisan 2010 Cumartesi

geç mart, gel nisan

nisan'dan herkese merhaba! boş geçen bir cumartesi günü, dostlarımın gerçekte uzakta olduğunu hatırlamaca. evde, yatağımın üzerinde yatıp gözlerimi tavana dikmeyeli, telefonum "e hadi çıkmıyor muyuuuz" demeye hazırlanan arkadaşlarım tarafından çaldırılmayalı uzun zamanlar olmuş. hatta belki olmamıştır bile. hayatta her şey lazım diyeyim, kendimi motive edeyim.

bir süredir yazmıyorum, olaylar oluyor. her şeyden önce Gülş bana çooook güzel bir mesaj yazdı, onu okudum ve çok mutlu oldum. You made my day, Gülş! yazmaya devam, fotoğraf tavsiyesi de artık aklımda. arkadaşlar iyidir.

bir süredir fotoğraflara bak(a)mıyorum. durup dururken kendimi üzmeye gerek yok. ama, yakın zamanda bahardan, berlin'den fotoğraflar geliyor.

burada yarın paskalya başlıyor. her yer yımırt ve tavşan dolu. geçen gün eve geldiğimde ev arkadaşımı (nam-ı diğer anneannem) koltuğunda beti benzi atmış, mutsuz buldum. parası olmadığı için paskalya dalları alamamış, son zamanlarda istediği hiçbir şeyi yapamamıştı. hayatımda hiç bu kadar deneyimli, yaşlı bir insanı teselli etmeye çalışmadığımı fark ettim. zor oldu. sonunda gece karanlığında indik aşağı, apartmanın bahçesindeki çalılardan dallar kestik. halimiz gerçekten görmeye değerdi; 23 yaşındaki bir kız elindeki anahtarlık fenerle dalları aydınlatırken 70 yaşındaki kadın kağıt makasıyla dalları kesmeye çalışıyor. her şey bir yana, sonunda eve geldiğimizde morali düzelmişti ev arkadaşımın. bu her şeye bedel bence. bir de çok güzel süslemiş, bence yapay süslerden bile güzel görünüyor şimdi..

birileriyle tanıştım bu hafta. bitmek bilmeyen iltifatları ve çipil gözleriyle haftamı epey bir renklendirdiler. hayatıma devam eder gibi oluyorum, inanıyorum, seviniyorum. iki gün sonra geri tepiyor, herkesi itiyorum etrafımdan. benim hala umudum var diye başlayan günler, seni görebildiğim yer rüyalar artık.. deli diyorlar bana, ah bu ayrılık.. diye bitiyor bazen. ne yapmam gerektiğini bilemediğim dönemler silsilesindeyim;hem akademik hem de duygusal açıdan. belki de yeni çipil esmere bir şans vermek gerekiyordur. bilemiyorum.
ben hala nemrut ve ketum (eski) sevgilimi seviyorum...

hayat, genel hatlarıyla iyi. sıcaklıklar tipik dini bayramlardaki seyrini bozmayıp ani bir inişe geçmiş olsa da, artık güneş hiç terketmiyor buraları. yaz çocuğunun en ihtiyacı olan şey..

ha bir de, dün babamın 60. doğumgünüydü. annem ona çok güzel bir sürpriz parti hazırlamış; babam eminim tüm sevdiklerini gördüğüne çok sevinmiştir. ama daha da iyi bildiğim bir şey var. o da babamı o gün en mutlu eden şeyin mangalda yenen bonfileler olduğu... tontonumun yanında olmak isterdim. canım babam, seni çok seviyorum!

sonunda bir telefon geldi. artık vakit gezme vaktidir. sayı olarak az olsa da, buradaki arkadaşlarımı da seviyorum pek çok. hayatımdaki değişiklikleri beynim de kabullenirse, bir bakarsınız o arkadaşlara biri daha eklenir, farklı bir sıfatla.. kimbilir.. Berlin, baharda çok güzel oluyor. yaz daha da iyi olacak. paylaşmam lazım, sevmem lazım.
seni sevsem, sen de beni sevsen iyiydi ya.. ısrarla istiyorsun başkalarını sevmemi. tuhaf..

bekleyelim ve görelim. ne demiş ayşecik. sevelim, sevelim, seveliimm...

29 Mart 2010 Pazartesi

yuvarlanıp gidiyoruz

dünden kalma sarhoşlukla, bugün güne biraz sallantılı uyandım. sonrasında bir kupa -azaltılmış kahveli bol sütlü- kahve, yeni moda kalp ilaçlarım ve doğruca yola koyulmaca. tempolu bir yürüyüş, yolda "denglish"çe (yani deutsch-english) bir konuşma doktorumla, kan tahlili sonuçlarım normal çıkmış, hayatın ve tiroidimin benimle ilgili bir derdi yokmuş. oh ne güzel. henüz sandığım kadar sağlıksız değilim; toparlamak için hala şansım var. sevgilimle ayrıldıktan sonra yeni yıl hedeflerimde reforma gitmiştim. kahveyi 10 kupadan birkaç tane aşağı çekmek ve sağlığıma eskisinden daha fazla dikkat etmek maddelerini 1 numaradan listeme soktum, yavaş yavaş uyguluyorum.
sonrasında o dönmek istemediğim yurda gidip 3 ayda "çok fena kirlettiğim" duvarları boyamak için boya almaca.. yarın, hayatımda ilk defa duvar boyayacağım; ilginç bir deneyim olsa gerek, şimdiden heyecanlanıyorum. sanatın her konusuna olan yeteneğimin ilgimden çok daha geride olması nedeniyle biraz çekinmiyor değilim. bakalım görelim.
sonrasında okula gidiş, arkadaşımla bir kupa kahve, oradan hop Deutsche Bank. babam sağolsun durumu; param yatmış. yeniden yaşayabilirim; ama artık burs bittiğine göre hesaba kitaba daha bir dikkat etmek gerek. hazırdan yeme durumu bitti, yeniden babamın kanatları altındayım.. canım babam, seviyorum tontonumu.
sonrasında koştur koştur kendi kampüsüme gelmece, çabucak koridordan sıvışmaca. kimse farketmesin diye öğle tatilinde geldiğimi; tamam belki sabahleyin çok işler hallettim ama bunu kim nereden bilsin. neden insanların düşündüğünü bu kadar takıyorum derseniz... ben de bilmiyorum, sanırım bunu değiştirmeyi de reforme listeme üst sıralarda sokabilirim.
ve sonrasında.... onu düşündüm. bir düştü aklıma ki çıkmıyor.. elim telefonda, yeşil ile kırmızı tuşa basmadan gidip geliyorum. tam akşam aramaya karar vermişken, hoop bir bakıyorum gmail'e giriyor. hemen atılıyorum tabi, naber muhabbeti. ben iyiyim, o pek iyi değilmiş. sağ kolu uyuşuyormuş. kıyamam ben ona, ama o bunu bilmiyor. sonrasında garip bir muhabbet geliyor; birden suçlandığımı farkediyorum. ben geçmiş olsun derken nereden geldik"sen ayrılsaydın beni hiç özlemezdin, ya da ben soğutsaydım seni kendimden hiç önemsemezdin" muhabbetine ben bilemedim. sonra ben ondan cevap beklerken çıktığında da anlam veremiyorum, hadi diyorum bir arayayım, herhalde bir yanlışlık olmuş. olmamış yanlışlık falan. bildiğin "suratıma kapatmış" gmaili. konuşmak için ısrar ettikçe ben, daha da cömert davranıyor kırıcı olmakta. kapıyorum telefonu ve konuyu. sinirden bir yazı yazıyorum. ama bu sefer adres blog falan değil; doğruca onun maili. hakediyor böyle zehir gibi bir maili; umarım geçerliğini kaybetmeden okur tembel teneke..
sonrasında yalancı bir çalışma, kafayı rahatlatmak için uzun bir market alışverişi.. işe yarıyor; her zamanki gibi. en sevdiğim tren istasyonunda iniyorum. kulağıma Lilly'yi takıyorum. bir anda her şeyin rengi değişiyor, ruh halim 180 derece dönüyor. "music makes my world go round"u "music makes my world turn round" yapıyorum kafamda, ruh halim açısından. iyi tabi her şey; mutlu oluyorum birden; "aman, giden gitsin. kaybeden beni kaybeder" hali. ama stabil bir şekilde; öyle acınılası kız muhabbetlerinden biri gibi değil. gülümsemeye başlıyorum, kafam daha bir dikleşiyor, omuzlar geriye. ve saniyesinde tepkiyi alıyorum; tüm orta yaşlı alman erkeklerinin hayran bakışlarıyla. yok ki etrafta gülerek dolaşan genç kızlar! olunca kıymetli olunuyor tabi..
tren istasyonundan çıkıp yürüyeceğim uzun ve geniş caddeye, önümde uzanan ışıklara ve şık insanlara bakıyorum. tam o sırada, solda köşedeki çiçekçide dışarıda satılan saksıdaki sümbülleri görüyorum. nasıl da güzeller! hem de sadece 3,90 euro. seçmek için bir tanesini, ne tomurcuklarını sayıyorum, ne de yapraklarını kontrol ediyorum. bugün duygusalım. hepsine teker teker bakıyorum, kendime en yakın hissettiğimi alıyorum elime. saksının içine bir tane de dekorasyon batırmışlar, keçeden sarı bir kelebek. hani, şu senin rüyanda beni beraber gördüğün sarı kelebeklerden.. taksim'de görmemi istediklerinden, yorgun geçen günüm sonrası.
ama, bugünden itibaren senin anılarını silmenin ikinci aşamasına geliyorum. çünkü beni çok kırdın. ayrıldıktan sonra seni hala olumlu hatırlamam, hala psişik olmamızın sana rahatsız gelmesi asıl bana rahatsız gelen. kırıcısın ve hödüksün. gittikçe de artıyor bu durum. ah, ne yapmaya çalıştığını bir bilsem...
çiçeğime güzel bir paket yapılıyor, tam o sırada önümdeki yola bakıyorum ve Lilly "but I've got a life ahead of me and I'm just 22" diyor. çok basit sözler ama tam o sırada önümdeki yola bakmak için kafamı kaldırdığımda bana öyle gelmiyor işte. ve oracıkta sümbülümün adını Lilly koyuyorum, zaten uyuyor kendisine. şarkının adı "I could say" , tavsiye ederim.
tempolu bir yürüyüş sonrası terli terli eve gelmek ve pijamalarımı giymek ise gerçekten güzel bir his. gün geçtikçe domestik oluyorum, ve bu hoşuma gidiyor. özellikle bolca alkol, parti ve bir sürü yavşayan yüzeysel erkekle geçen bir haftasonundan sonra buna çok ihtiyacım var.

sen, (eski) sevgilim, sana gelirsem... bugün tam bir "ahmak" gibi davrandığını söylemem gerek. seni sevdiğime pişman olmamak için elimden geleni yapıyorum, birtakım kararlarını dönülmez kılmak için ortaya koyduğun tüm bu tavırlarla bana yardım etmiyorsun. ne seni unutabiliyorum, ne de nefret edebiliyorum.

umarım bugünkü sözlerimden az çok bir şeyler dank eder kafana. taş gibi acıtır biraz ve belki de yardımcı olur unuttuklarını hatırlamana. unuttuğun güzel anıları ve benim de iyi bir insan olduğumu özümde...

25 Mart 2010 Perşembe

.

bugün seni çok özlüyorum. mutfak camından dışarı bakarken bizi düşündüm. ilk öpüşmemizi. cinnamon karşımızda, beni kendine doğru çekişini. sonra birbirimizi içimize çekişimizi. ta ki güvenlik gelip "evinize gidin gençler" diyene kadar.. yanaklarımız kızarmıştı binerken arabaya. küçük bir gülümseme yüzlerimizde, utangaç. yine olsa yine yapardık. hatta yapsaydık keşke bir daha, sen beni otele bırakana kadar. tutku. tutman beni sıkıca.

çiçekler.. aldığın tüm çiçekler. neydi en sevdiğim çiçekler sorardın da sorardın. en sevdiğim çiçekler, senin aldıklarındı. ister papatya olsun ister orkide.

daphne mesela. sarılıp içimize çekmemiz yeniden birbirimizi. güzel bir bahar defnelerle başlamıştı bizim için. portakal suyuyla mutlu olmamız kahvaltıda. bir biz bir de başka bir çift, yine kaçak. sonra o muhteşem teras, bütün Sultanahmet ve sonrasında İstanbul ayağımızın altında. orada da öpmüştün beni, ve sonra Bebek Parkı'nda da. oyuncaklara inip biniyorduk, sonra da hop koşup öpüyordum seni. çünkü çok özlemiştim. özlemesi iki çift dudağın birbirini o kadar..

o daphne gününden sonra kafama koymuştum. olur da bir gün sen de beni çok seversen, sonra annemler seni, senin annenler beni, büyük aileler birbirini severlerse, sonra bir gün sen cesaretini toplarsan ve bana hayalimdeki "basit ama orijinal" evlilik teklifi edersen ve ben de sana filmlerdeki gibi "EVEET" diye bağırırsam ve sonra 2012'de dünyanın patlayacağına inancın tam olmasına rağmen benim için askere gidersen ve gelirsen ve sonra bir sürü yüzük takarsak ve kır düğünü yaparsak ve sonra çekirdek ailemiz hala birbirini severse ve bu sayede huzurumuz hep kalırsa ve biz birbirimizi zaten çok seversek ve sonra bir gün ben hamile olduğumu öğrenirsem sonra sana söylediğimde benim kadar sevinirsen ve sonra bi sürü çilek ve bi sürü kavun yersem ve küçük bir devanası olursam ve sonra bir gün o devanası karnım nispeten indiğinde ve kafamda pembe lohusa tacım, hastane yatağımın başucunda sen, dünya güzeli bebemizi elimize alırsak.. adı Defne olsun. du.

"times are hard for dreamers" der bir dostum çok sık, o geldi aklıma.

sonra, tüm diğer hayallerimiz. pazarcılık mesela! domates satmak. organik pazar açmamız Ege'nin bir kasabasında. antik kuntik hayaller değil, iki içine kapanık insanın aradığı dinginlikti bizimkisi. tek hareket pazarlık olsundu, yanyana tezgahlarımız, birbirimize arada bir bakıp "domaaat" diye bağıralım diyeydi tüm çabamız.

içimize kapanırken birbirimize dönerdik biz. kollarımızla örerdik etrafımızı, hayallerimizi de içimize alır kozamıza kapanırdık. güzel bir kelebek olmayı başardığımız tüm zamanlar, hala ve hep, eşsiz.

seni çok ama çok özledim. neden bilmiyorum. daha doğrusu, neden bugün?

mutlu anıları düşündüm son bir saat boyunca. ağladım mutfak camından dışarı bakarken. öylece, sakin sakin düşünüp ağladım.

bu satırları sana yazabileceğim günler vardı. gerisi yoktu. bugün sadece güzel günler var aklımda. dışarıdaki rüzgar gibi gelip geçiyor üzerimden. dışarıdaki rüzgar gibi onlar da, üşütmüyor.

tutman beni tutkuyla, ve seni bu kadar özlemem bugün. seni bu kadar sevmem ve nefret ederken bile anlamam bir kere daha sana aşık olduğumu. hepsi benim bir parçam oldu seninle. başkalarına basit sözcükler gibi gelirken bu isimler -pazarcılık kadar basit belki de- bana seni hatırlatıyor hepsi.

sana yazamadım, geldim buraya yazdım. kek yapmadım, güzel de yazmadım. ama rahatladım.

24 Mart 2010 Çarşamba

istanbul'a dair

Berlin'den, sonunda buraya da gelen bahardan, sunroof'lu ofisimden ve turkce karaktersiz deutsch klavyemden selamlar!

Bu, kendime ait odamdan yazdigim ilk yazi. Su meshur anilardan korkarak ayak suruyerek geldigim odamdan. Yani, herkes yalniz kalmak ister bazen bir odada, hatta hayal kurar bazilari odasina kapanip, sonra güzel eserler cikar o odanin kapi esiginden. Sonra okur onu baskalari, esinlenir, huzunlenir vesaire. Benim böyle bir tanidigim var, daha önce de yazmistim zaten.

Su siralar Elif Safak'in Siyah Süt'ünü okuyorum heyecanla, ve ayni odadan bahsedildigini orada da gördüm. Gercekten herkesin, en azindan kalemiyle konusanlarin, bir odaya ihtiyaclari varmis sadece kendi seslerini duyduklari. Benim odam da burasi artik. Hatta bu oda, pek cok bloga ev sahipligi yapacak gibime geliyor!

Belki bunu milyonlarca kere daha tekrar edecegim, sonunda yeteer diyip blog adresimi herseycokguzelolacakbiliyorum.blogspot.com yapacagim ama bu beni motive ediyorsa yapmaliyim a dostlar.
Haydi o zaman.. Her sey cok güzel olacak biliyorum! Hatta hissediyorum bile! :)

Son olarak, Siyah Süt'ten bir anektod. Biraz durdum dün bunu okuyunca.

"Istanbul'da bir sevdigin varsa, üstüne üstlük bir de Istanbul'u seviyorsan, ne kadar uzaga kacarsan kac gene de kurtulamazsin bu sehirle cebellesmekten rüyalarinda."

Bekleyip görmeliyim rüyalarimi. Inisleri de cikislarim kadar kabullenmeliyim.

Ama yine de.. Su an Istanbul'a dair tek duymak istedigim, Dodo'mun albümünü armagan ettigi Incesaz'in inisli cikisli tingirtilari. Bana Istanbul'u onlar anlatsin.

20 Mart 2010 Cumartesi

iki iki dört




Dün sabah güne gözlerimi daha ilk defa açarken "O"na ilk konusuz mektubu yazmayı aklıma koymuştum.

Tüm gün metni kafamda evirip çevirip yazacaklarıma yenilerini ekledim beş hissimle.
Akşam, bıdıklığımdan beri görüşmediğim bir arkadaşım için ertelendi "O"na ilk konusuz mektubum.

Kordon'da Sunset'te bir Efes Dark Brown, yanına da bir türlü gelemeyen elma dilim patatesten bile leziz bir sohbet. Kordon Keyfi dedikleri bu olsa gerek dedirtecek cinsten.

Dün, "O"na ilk konusuz mektubumu hiç yazmadım.

Aklımdaki tüm sözcükleri akıttım gitti dostuma biralarımızı yudumlarken. Ve huzurlu mu huzurlu bir uyku çektim sonrasında, bu sabah da konusuz mektup hayalleriyle uyanmadım yeni güneşli İzmir gününe.


Arkadaşlar iyidir.

17 Mart 2010 Çarşamba

it's not me it's you

Bugün, yeni yetme bir blogger olarak ilk yorumumu aldım. Hem de blogumun ilham perisinden, Dodo'mdan! O tam bir ilham perisi, yazdıklarıyla sadece benim değil başka "1532" kişinin daha kah tüylerini ürpertiyor, kah kocaman gülümsetiyor. İleride çok etkileyici bir yazar olacağına en çok inanlardanım ve onu çok seviyorum. Canım Dodo'mdan ilk yorumum kutlu olsun o zaman! :)


Herkesin bir türlü negatif enerjisini attığı bir "toprak"ı oluyor. Çok alışıldık olmasa da, benim toprağım da arabam. Direksiyonun başına geçip avare avare dolaşmak rahatlatıyor beni.

Aylardan sonra bugün yine öyle yaptım. Geçen hafta hiçbir masraftan kaçınmayarak aldığım Lilly Allen'ın CD'sini taktım müzik çalara. Çok ilginç bir kadın bu; geçen hafta İstanbul'da beni ciddi bir melankoliye sürükleyen şarkılara bir baktım ki avaz avaz eşlik etmeye başlamışım neşeyle. Sahil yolundayım, ağır akan trafik var önümde. Yanımda başka arabalar, arada bir kesişmeler de trafiği renklendirmiyor değil. Onlardan da ötede, sözde temizlenmiş körfezden karnı zehir dolu balık tutan amcamlar, geç yürüyüş yapan teyzeler, liseli gençlerin birbirine bağlanan korkak elleri, kahkahaları.





Lilly, yol arkadaşım. Önce Everyone's At It, The Fear, Not Fair ve 22. Sonra birazcık atlıyorum ve F*** you'ya geçiyorum. Sesi sonuna kadar açıyorum, artık akıcı hale gelen trafikte avaz avaz bağırarak (belki de yandaki arabaların meraklı bakışları altında, o noktada umursamaz halde olduğumdan bilemiyorum) eve doğru yol alıyorum. Gerçek bir meditasyon ve işe yaradı. Eve geldiğimde daha bir sakindim sanki.


Lilly Allen, kimilerine cinsel içerikli olması dışında Hepsi'nin şarkılarından farksız altyapı ve sözlerle müzik yapan biri gibi gelebilir ama bana nedense her dinlediğimde farklı hisler uyandırabilen şarkıların sanatçısı gibi geliyor. Bu yüzden de vicdamının sesini dinleyip orijinal albümünü aldım zaten.


Albümün en çok da adını seviyorum. Kendi adıma çok benimsedim; herkesin bize dediklerinin bir restatement'ı sadece. Saçma. Öyleyse, onlar bana demeden ben onlara diyeyim.


Evet, it's not me, it's you. O zaman bağıra çağıra sekizinci şarkı. Bir kez daha.






İkinci kez dinlerken yarıda kalan şarkımı umarım ebeveynlerimden biri dinlemez. Ama, siz dinleyin. Lilly Allen iyidir.



İzmir'den sevgiler, arabamdan selamlarla!